Yazılar
12 Mayıs 2008 18:44 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
bahçeli: şeyh sait bozuntuları türedi
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Barzani'nin tehdit ve saldırıları, Türkiye'ye savaş ilanı ile eş anlamdadır" dedi.
Bahçeli, yaptığı yazılı açıklamada, çok ağır tahriklerin hedefi haline getirilen Türkiye'nin, "gerilimin had safhaya ulaşarak kontrolden çıkabileceği, çatışma riski yüksek bir bunalım ortamına hızla sürüklendiğini" savundu. Bahçeli'nin açıklaması şu şekilde:
Çok ağır tahriklerin hedefi haline getirilen Türkiye, gerilimin had safhaya ulaşarak kontrolden çıkabileceği, çatışma riski yüksek bir bunalım ortamına hızla sürüklenmektedir.
İç ve dış güvenlik tehditlerinin ağırlaşması, iç çatışma ortamına zemin hazırlamayı amaçlayan etnik tahriklerin tırmanması ve AKP hükümetinin gaflet sınırlarını aşan zillet ve utanç siyaseti, Türkiye'yi çok ağır bir krizin eşiğine getirmiştir.
Önümüzdeki bu zor dönemde dört ana kriz dinamiği aynı zaman diliminde buluşacak ve Türkiye bunların toplu ve çoğalan tahribatının etkisi altında kalacaktır.
● Bunlardan birincisi, siyasi krize dönüşme riski belirgin hale gelen Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ve sonrasında yaşanacak gerginliklerdir.
● İkinci tehlike kaynağı, saldırı için pusuda bekleyen kanlı terör ve son dönemde hız kazanan etnik tahrik kampanyalarının kaçınılmaz olarak davet edeceği sonuçlardır.
● Kuzey Irak'tan kaynaklanan güvenlik tehditlerinin yeni boyutlar kazanması, Türkiye'nin önündeki üçüncü risk unsurudur.
● Son olarak, genel seçim sürecinde AKP'nin kendisine çizdiği siyasi kışkırtıcılık rotası, Türkiye'nin karşısına çok ciddi sorunlar ve gerginlikler çıkarmaya adaydır.
Bu dört alanda yoğunlaşan tahribat dinamiklerinin etkileri bugünden görülmeye başlamıştır.
Giderek ağırlaşacak siyasi ortamın seçim dönemini de etkilemesi ve yüksek gerilimli bir seçim sürecinin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Herkes bu gelişmelerin adını doğru koymalı ve gemi azıya alan hain tahriklerin anlamını, amacını ve sonuçlarını doğru okumalıdır.
Bugün Türkiye;
√ Kanlı terörün dağlardaki inlerinden düz ovalara ve oradan da şehir sokaklarına indiği,
√ Milli birliğimizi ve üniter devlet yapımızı yıkmayı amaçlayan ihanet senaryolarının hayasızca sahnelendiği,
√ Terörün maşası etnik bölücülerin devlete meydan okuyan tahrik kampanyalarını serbestçe yürüttüğü ve,
√ Çapulcu Peşmergelerin açıkça tehdit ettiği, korumasız ve sahipsiz bir ülke haline getirilmiştir.
Gelinen noktada Türkiye'nin önünde çok ciddi bir terör ve siyasi bölücülük gündemi bulunmaktadır.
Son dönemde tırmanan etnik tahrikler yeni boyutlar kazanarak ağırlaşmış ve Türkiye'ye karşı ortak bir husumet cephesi oluşturulması niyetleri su üstüne çıkmıştır.
Bu konudaki tespitlerimiz şunlardır:
● Bu birleşik husumet ve direniş cephesinin içimizdeki unsurları, PKK terör örgütünün maşalığını yapan etnik tahrik partisi ile buna mensup belediye yöneticileridir.
● Irak'tan kopmaya hazırlanan Barzani ve Peşmerge yönetimi de bu ortak cephenin diğer ayağını oluşturmaktadır.
● Türkiye'ye karşı oluşan PKK-Barzani-Peşmerge ittifakının üç stratejik hedefi bulunmaktadır:
- Kuzey Irak'taki siyasi yapının bağımsız devlet olma sürecini tamamlaması ve Türkiye'nin sindirilerek bu süreci etkileme ve engelleme iradesinin kırılması, birinci stratejik hedeftir.
- İkinci hedef, Kerkük'ün bir Kürt şehri olarak bu siyasi yapının merkezi olmasının sağlanmasıdır.
- Üçüncü stratejik hedef ise, Türkiye'nin karşısındaki terör ve etnik bölücülük sorununun siyasi bir sorun haline dönüştürülmesi ve PKK'nın siyasi programı doğrultusunda Türkiye'nin siyasi bir çözüme zorlanması olarak tespit edilmiştir.
● Bu ortak cephe, akrabalık ilişkileri ve duygusal bağın çok ötesinde sözde aynı etnisiteye mensubiyet varsayımı üzerine inşa edilmiştir.
Kuzey Irak'taki aşiretler ile Türkiye'deki Kürt kökenli Türk vatandaşlarının, sözde aynı etnik yapının ayrı düşmüş mensupları olarak ortak bir cephe içinde yer almalarına çalışılmaktadır.
● Bu cephenin hedef olarak belirlediği ortak hasım ise Türkiye Cumhuriyetidir.
Bu ihanet ortaklığının hayalinde, yukarıdaki üç stratejik hedefe belirli bir program dahilinde ulaşıldıktan sonra, "kuzey ve güney"deki unsurların birleşmesi ve sözde "Büyük Kürdistan Devleti"nin kurulması yatmaktadır.
● Son dönemde yaşanan şu gelişmeler bu mihrakların Türkiye'yi terör ve başkaldırı tehdidiyle sindirme stratejisini uygulamaya koyduğunu göstermektedir.
- Kerkük'ün Kürdistan şehri olduğunu göstermek için Diyarbakır'da konferans düzenlenmesi,
- Türkiye'de PKK'nın sivil kanadı olarak faaliyet gösteren bir siyasi parti yöneticilerinin "Kerkük'e yapılacak bir saldırıyı Diyarbakır'a yapılmış sayarak buna karşı koyacakları" yolundaki hezeyanları,
- Aynı parti yöneticilerinin "Kürtlerin Irak'taki kazanımlarının korunması gerektiğini", "Türkiye'nin bu bölgedeki Kürt hareketini bastırmaya çalışması karşısında sessiz kalınamayacağını" söyleyerek kin ve nefret kusmaları,
- PKK basın organlarında "Türkiye Kuzey Irak'a müdahale ederse Türkiye'deki Kürtlerin yan gelip yatmayacağı ve Türk askerlerine Hakkari'de ve Şırnak'ta silahla karşılık vereceği" tehditlerinin yayınlanması,
- Bu etnik kin ve husumet partisinin geçtiğimiz günlerde Ankara'da yapılan ve PKK'nın Kandil terör kampı eğitim toplantısına dönüşen kongresinde sergilenen hayasızlıklar ve
- İmralı canisinin sağlık durumu etrafında başlatılan yalan ve tahrik kampanyası ve bu vesileyle Türkiye Cumhuriyetine gözdağı vermeye yeltenen zavallıların tehditkar beyanları, bunun açık ve somut delilleridir.
● Bu noktada, Türkiye'nin içinden bu stratejinin bayraktarlığını yapan terör maşalarına ilişkin olarak şu tespitleri yapmak mümkündür:
- Türkiye'de, maalesef, Kuzey Irak modeline özenen "Şeyh Sait" bozuntuları türemiştir.
- Türk vatandaşı olan ve Türk kanunlarına göre kamu görevi yapan parti ve belediye yöneticileri, bir dış gücün ajanı gibi faaliyet göstermekte, devlete meydan okuyarak silahlı ayaklanma tehdidinde bulunabilmektedir.
- Peşmergelerin ve teröristlerin yanında yer alarak Türkiye Cumhuriyeti devletine silahla karşı koyacaklarını açıkça ilan eden bu hainlerin fiillerinin niteliği ve karşılığı bellidir. Bunun adı silahlı isyan ve vatana ihanettir.
Ancak, bu odaklar unutmasın ki, Türk milletinin onurlu bir ferdi olan Kürt kökenli kardeşlerimizi bu oyuna alet etmeye, yem olarak kullanmaya güçleri yetmeyecektir.
Bu hain emellere geçit vermemek ve Türk milletinin mensubu olan Kürt kökenli vatandaşlarımızı, en büyük düşmanları olan bu hainlerden korumak devletin birinci öncelikli görevidir.
Barzani'nin son günlerde sıklaşan ve Türkiye'yi alenen tehdit eden beyanları, bu ihanet zincirini tamamlayan son halka olmuştur.
Kürt kökenli Türk vatandaşlarının Türk milletinden ayrı bir milletin mensubu olduğunu ve bölgede yaşayanların bağımsız devlet olma hakkı bulunduğunu belirten Barzani, "Türkiye'nin bu fikre alışması" gerektiğini söyleyecek kadar çizmeyi aşmıştır.
Barzani'nin bu tehdit ve saldırıları, Türkiye'ye savaş ilanı ile eş anlamdadır. Onuru ve haysiyeti olan bir hükümetin bu durum karşısında yapması gereken, buna hak ettiği cevabı vermektir.
Ancak, Türkiye'nin milli değerlerinin aşağılanmasını demokratlığın bir gereği sayan Başbakan Erdoğan, Türkiye'nin milli onuru ve haysiyetiyle oynanması karşısında da sessiz kalmıştır.
Peşmergelerin Türkiye'nin milli birliğini ve güvenliğini doğrudan hedef alan bu hezeyanları karşısında yine alttan almış ve asgari bir tepki göstermekten bile kaçınmıştır.
AKP hükümeti yetkilileri de bu tehditler karşısında "polemiğe girmek istemiyoruz" gibi kaçamak beyanlarla sessizliklerini korumuşlardır.
Kendisini Cumhurbaşkanlığına uygun bir aday olarak gördüğünü açıklayan bir AKP Genel Başkan Yardımcısı ise, "bağımsız bir Kürdistan'a alışan olur, alışmayan olur, bunu bilmek mümkün değil" diyecek kadar küçülebilmiş ve şeceresinin icabını yerine getirmiştir.
Bu son gelişmeler, Başbakan Erdoğan'ın diyalog kurmaya hazırlandığı tahrik ve fesat kaynağı Barzani'nin gerçek niyetlerini ve bununla kurulacak diyalogun hangi süreçleri harekete geçireceğini bir kere daha göstermiştir.
ABD Dışişleri Bakanı'nın sonradan tevil etmeye çalışsa da, Kuzey Irak'tan "Kürdistan" olarak söz ettiği de düşünülürse, Türkiye'yi bekleyen büyük bir kriz kapıya dayanmıştır. Yaklaşan Nevruz, PKK'nın eylem takviminde önemli bir tarihtir.
Geçtiğimiz yıl Nevruz vesilesiyle yapılan tahrik ve gövde gösterileri karşısında AKP hükümetinin meydanları PKK'ya bırakmasının ve Türk kanunlarını uygulama cesaretini bile gösterememesinin, terör maşalarına bu yıl için daha fazla cüret kazandırdığı kabul edilmelidir.
Bunun sonucu, PKK'nın siyasi cephe örgütü gibi hareket eden etnik tahrik merkezlerinin öncülüğünde Nevruz'un;
- Devlete karşı direniş günü olarak kutlanması, kitlesel ayaklanma provalarına sahne olması ve İmralı canisi lehine gövde gösterilerine dönüşmesi beklenmelidir.
Nitekim Nevruz kutlamaları sözde tertip komitesinin PKK yayın organlarında geniş şekilde duyurulan basın açıklaması bunun işaretlerini vermiştir. Buna göre;
- Nevruz "demokratik birlik için demokratik özerklik" sloganıyla, 17-25 Mart tarihleri arasında başta Diyarbakır, Batman, Van, Mersin, Urfa ve İstanbul olmak üzere 76 merkezde kutlanacaktır.
- Nevruz ateşi Mersin'de yakılacaktır.
- Kutlamalara Barzani ve Talabani'nin yanı sıra Ermeni sanatçılar da davet edilecektir.
Görüleceği üzere, PKK'nın kitlesel eylem ve gösterileri dokuz güne yayılarak Nevruz'un etnik tahrik kampanyasına dönüştürülmesi planlanmaktadır.
Bu konuda yapılan açıklamada yer alan şu ifadeler, bölücü hainlerin bu yılki amaçlarına ve stratejilerine ışık tutmaktadır.
Tertip komitesinin duyurusunda bu yılki kutlamaların "kafatasçı milliyetçiliğe ve PKK'nın ilan ettiği ateşkese rağmen devam eden operasyonlara en iyi cevap olacağı" belirtilmiştir.
İmralı canisinin Kürtlerin siyasi iradesi olduğu söylenen duyuruda "Öcalan'ın Kürt sorununa demokratik çözüm önerisinin meydanlarda haykırılacağı" ve "tekçi ulus devlet anlayışına karşı çıkılacağı" ifade edilmiştir.
Kutlamaların Mersin'de başlatılması ve "kafatasçı milliyetçiliğe" karşı bir gövde gösterisine dönüştürüleceğinin açıklanması, bu yılki Nevruz tahriklerinin çok üst düzeyde tırmandıracağını göstermektedir.
Bunun yanı sıra, bir nokta özellikle dikkat çekicidir. PKK ve maşalarının Türk milliyetçiliğini "kafatasçı" olarak nitelendirmeleri ile Başbakan Erdoğan'ın bu konudaki suçlamaları bire bir örtüşmektedir.
Bundan çıkarılacak sonuç şudur: PKK tahrikçileri Başbakan'ın ağzıyla konuşmakta, ya da Başbakan Erdoğan bunların ağzını benimsemektedir.
Türk milliyetçiliğine yöneltilen bu hayasız suçlama ve saldırının patentinin kime ait olduğu önemli değildir. Ortada olan gerçek, Başbakan ve PKK'nın Türk milliyetçiliği düşmanlığında aynı noktada buluşmuş olmalarıdır. Aziz milletimiz bunu elbette değerlendirecektir.
Türkiye'nin içine düşürüldüğü bu hazin durumun en büyük sorumlusu, Türkiye'nin yumuşak karnı olan Başbakan Erdoğan ve hükümetidir.
Türkiye'yi her yönden kıskacına alan ihanet ve husumet cephesinin cüret kaynağı olan Başbakan ve AKP zihniyeti, Türkiye için etnik bölücülük kadar büyük bir güvenlik tehdidi ve riski haline gelmiştir.
Bölücü terörün siyasi kimlik ve meşruiyet kazanmasının şartlarını ve zeminini hazırlayan Başbakan, ihanet projelerine sahip çıkarak etnik bölücülere hain emellerini gerçekleştirme ümit ve beklentisi aşılamıştır.
Türk milletinin milli kimliğinden alerji duyan, Türklük kompleksi, etnik takıntısı ve Türk milliyetçiliği düşmanlığı tedavi kabul etmeyen bir kangren haline dönüşen Başbakan, bölücü hainlerin bu anlamda koruyucu şemsiyesi olmuştur.
Başbakan Erdoğan, Türkiye'ye yaptığı bu büyük ve emsalsiz kötülüğün hesabını mutlaka, ama mutlaka verecektir. Cumhurbaşkanı seçilse bile Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla Türk adaleti önüne çıkarılacaktır.
"Yassıada" edebiyatıyla kendisini acındırmaya ve mağdur rolünü oynamaya çalışması bu akıbetten kurtulmasına yeterli olmayacaktır.
Türk milliyetçileri ise şartlar ne kadar ağır olursa olsun, tahriklere kapılmayacak, Türkiye'yi bir iç çatışma ortamına, bir kardeş kavgasına sürüklemek isteyen hain tezgâhlara asla alet olmayacaklardır.
Türk milliyetçilerinin ve ülkücü gençliğin sükunetini ve vakur duruşunu koruması, Türkiye'nin yoluna döşenen etnik tuzakların aşılabilmesinin en büyük güvencesidir.
Türkiye'ye musallat olan bu belalardan kurtuluş, Milliyetçi Hareket'in iktidarında gerçekleşecektir..
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
09 Mayıs 2008 18:08 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
ahmaklardan kaçmak
Hz. İsa bir gün çok hızlı bir şekilde arkasından aslan kovalıyormuş gibi koşuyordu.
Onu gören adam
—Nereye doğru bu kadar hızlı koşuyorsun? Diye soru sordu.
Ama Hz İsa o kadar hızlı koşuyordu ki adama cevap bile veremedi.
Adam tekrar sormak için koşmaya başladı.
—Sen ölüleri dirilten,
—Körlerin gözlerini açan,
—Hastaları iyileştiren,
—Dağları ortadan ikiye yaran peygamber Hz İsa değil misin? Neden böyle kaçıyorsun diye tekrar sorunca.
—Hz.İsa “evet ben Allah’ın izniyle ismi azam-ı ölüye okudum. Ölü dirildi”
—Ben Allah’ın izniyle ism-i azamı köre okudum. Gözleri açıldı.
— Ben Allah’ın izniyle ism-i azamı hastalara okudum. Hastalar sıhhat buldu.
— Ben Allah’ın izniyle ism-i azamı dağa söyledim. Dağ ortadan ikiye ayrıldı.
Ben Allah’ın adını ahmağa yüzlerce defa okudum ahmak hiçbir şey anlamadı.
Ahmağın şerrinden kaçıyorum.”
Bu hikâye, Mesnevi’den bir alıntının özetlenmiş halidir.
Ahmaklığın nasıl bir bela olduğunu anlatan anlamlı bir hikâyedir. Ahmakla girişilen her iş, gidilen her yol, insanlar için belaya davetiye çıkarmak demektir. Yanındaki ahmak, uzaktaki düşmandan daha tehlikelidir.
Ahmak laftan, sözden, nasihatten bir türlü ders almaz. Ahmak sürekli kendini ve etrafındakileri sıkıntıya sokan davranışları üretir. Ahmak adamın dostluğu, arkadaşlığı eziyet ve işkencedir.
Ahmak, aklı olupta, onu kullanmasını bilmeyene, kullanamayana denir. Yada aklı sürekli zarar verme yolunda çalışır. Ahmak diye dar görüşlü, sığ düşünceli ve attığı hiçbir adımın öncesini, sonrasını hesap edemeyene denir.
Herkes işte bu yüzden çevresinde bulunan ahmaklara karşı dikkatli olmalı, onların ahmaklıklarına kurban olacak tehlikelerden, uzak durmalıdır.
Ahmaklardan olabildiğince kaçmak, kişinin kendine yapabileceği en büyük iyiliktir. Allah’ın peygamberi Hz. İsa’yı bile kaçırtan ahmaklık, sıradan insanlar için daha çok korunması gereken bir durumdur.
Ahmak ahmaklığını sergilerken, o an akıl, ölçü ve düşünce kesinlikle o ortamı terk etmiş demektir.
Aptallığın tedavisi vardır ama ahmaklığın tedavisi pek mümkün görünmemektedir. Akıllı kişiler bazı olaylarda aptallık yapabilirler ama ahmaklar her zaman için aptaldır.
Ahmağın en büyük özelliği ahmak olduğunun asla farkına varmamasıdır. Onun ahmaklığını sadece başkaları davranışlardan anlar. Ahmağa sorsanız, en iyiyi o bilir, en doğruları o yapar… Etrafa verdiği zararların farkına varmadığı gibi, verdiği zararları sürdürmekte ısrarlıdır.
Çünkü ahmak, müspet akılla tanışmadığı için iyiyi kötüden, kötüyü iyiden ayıracak bir süzgeci asla davranışlarına yansımaz.
Ahmaklar toplum için, içinde bulunduğu cemiyet için fitili ateşlenmiş bomba gibidirler.
Ahmakların doğruları bile, ahmakların sahipleneceği konumdadır. Görüntü, şekil itibariyle dışarıdan adama benzeseler bile ahmaklık onlar için taşıyıcı özelliktir. Bu özelliklerini her an, her olayda gösterebilme yeteneğine sahiptirler.
Ahmaklar bu özelliklerini kimi zaman taksit taksit, kimi zaman ise topluca sunarlar. Ahmağı yanına alıp, herhangi bir mücadele için sefere çıkan kişide bir nevi ahmaklık yapıyor demektir.
Ahmakla doğru yola konmak, onunla aynı yolda yolcu olmak bile hedefe vurulmuş darbedir. Ahmakla gidilen her yol mağlubiyetle başlamış sayılır.
Ahmaklar için değerleri korumak gibi bir gaye yoktur.
Onlar için tek korunması gereken, kendi saplantılarıdır. O saplantılar korunduğu sürece kendilerini en üstün görürler.
Ahmaklar, davranışları yüzünden etrafını boşaltmış yalnızdır. Yanında görünen birileri varsa, akıl sahibi değil, kendine benzeyen ahmaklardan oluşan ekiptir!
Akıllı insanda, ahmakların çok olduğu yerde yalnızdır.
Çünkü o birey şahsiyetini ve değer yargılarını ahmakların şerri karşısında korumanın mücadelesinde, yalnızlaşmıştır.
Ahmaklarla mücadele dünyanın en zor işidir. Ahmaklığın okumakla, eğitim almakla da alakası yoktur. Saplantılı ruh hali, her şeyi gölgelemektedir.
Bugün dünyanın patronu edasında, dünyayı kana bulayan küresel güçlerin başında, hep ahmaklar vardır. O ahmaklar yüzünden insanlık ağlamaktadır. Her makamda, her mevkide ahmaklara rastlamak mümkündür. Her an, her yerde karşınıza çıkabilirler…
Yaşanan yahut yaşanacak gelişmeler karşısında “Akıllı ile istişare galibiyet, ahmakla istişare mağlubiyettir.” Sözü herkese yol gösterici olmalı ve bu söz ölçü alınmalıdır.
Akıllılar, ahmakların saldırısı karşısında, onların saplantılı ruh halleri karşısında kendini ve değer yargılarını korumalıdır.
İşte o zaman Ahmaklar saplantıları için tatmin olacak alan bulamayacaktır…
Ahmaklardan kaçıp, akıllılar yanına bir an önce sığının…
Çünkü toplumun şimdi buna çok ihtiyacı vardır.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
09 Mayıs 2008 18:07 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
“ankara rüzgÂrı”ndan içi boş esintiler
Yazmış olduğu yazı ve yapmış olduğu konuşmalarla, AKP’ye toplumda hiç hak etmediği desteği sağlayan bir yazar ve yorumcu familyası var…
Bu familya içinde, birde muhteşem bir ikili var… Birisi Hürriyet Gazetesi’nden kovulan Emin Çölaşan, diğeri de Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay…
Bu ikili, doğrular üzerinden konuşurken bile, AKP’ye prim kazandıracak kadar kabiliyetli bir üslup sahibidir.
Bu muhteşem ikiliyi, daha öncede bu köşeye defalarca konuk yapıp, eleştirdim…
Takıntıları ile hareket edip, ne karşı olduklarını söyledikleri AKP’ye karşı etkileri olabiliyor, ne de Türk siyasetindeki gelişmeleri yakından idrak edebiliyorlar.
Laiklik penceresinden yanlış okuma ve tahlillerle, toplumda AKP’ye sempatizan ve seçmen kazandırmaktan başka birşeye yaramayan familyanın en popüler bu isimleri için, bir takıntıları da Milliyetçi Hareket Partisi olmuştur.
“AKP’ye muhalefet yapıyoruz” havasında yaptıkları eleştirilerle, AKP’ye destek olmaktan başka hava yaratamayan bu ikili, AKP’ye karşı en etkili, en akılcı muhalefeti yapan MHP’ye de saldırarak, gerçek muhalefetin çalışmalarını da gölgelemeye çalışıyor…
Ben, bu gibi yazarların hep gizli AKP’li olduğunu düşünüyorum… Çünkü bunların sözde muhalefet tarzları, hep AKP’ye nefes aldıran ve toplumda sanki değerleri için savaşan, mücadele eden parti konumu yaratmaktadır.
AKP milli ve manevi değerleri kullanarak, nasıl siyasi rant topluyorsa, bu familya mensupları da milli ve manevi değerleri toplumun duyarlılıkları açısından bir türlü kabullenemeyip, onlara saldırarak, AKP’ye yardımcı olmaktadır.
Bu ikili, ART isimli kanalda hafta sonu “Ankara Rüzgârı” isimli program yapıyor. AKP’ye yanlış metod ve üsluplarla saldırıyorlar ve bu tarzları ile AKP’ye zarar değil, yarar sağlıyorlar. Birde sanki AKP karşısında gerçek muhalefeti anlıyorlarmış gibi,”AKP karşısında muhalefet yok” diye engin ve derin görüşler açıklıyorlar…
AKP karşısında, en etkili muhalefet milli ve manevi değerlere sahip çıkarak, AKP’nin maskesini her yönden düşürmek olması gerekirken, bu muhteremler, bu tarzı benimseyerek muhalefet yapan MHP’ye basit üsluplarla saldırarak, akıllarınca çok büyük analizlerde bulunuyorlar.
“AKP kötü de, karşısında muhalefet yok” cümleleri yanında “MHP’de AKP’nin koltuk değneği oldu” gibi basit, sığ ve içi bomboş cümlelerle kendilerine yakışan tarzla, MHP düşmanlığı yapmaktadırlar.
Bu düşmanlıklarını da, MHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya koyduğu ilkeli, akılcı tutumunu ve Türkiye’yi yaşanabilecek krizlerden uzak tutma hassasiyetini çarpıtarak ve MHP’nin başörtüsü konusunda dün ne diyorsa, bugün onu yapmasını anlamayarak yapıyorlar. Bu iki olayın AKP’ye destek vermekle uzaktan-yakından alakası yokken, bu iki olayı, MHP düşmanlıkları için malzeme olarak kullanmaktadırlar.
“MHP, AKP’nin koltuk değneği oldu” demek için bir insanın zekâ düzeyindeki fay hatlarının kırılmış olması lazımdır.
Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay’da nasıl bir fay kırılması yaşanıyor bilmiyoruz ama MHP hakkında yapmış oldukları tespitler, zekâlarını tartışılır kılmaktadır.
Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay, MHP’nin hangi muhalefetini adam akıllı anladı ki, adam gibi o muhalefetin anlamını idrak edip, kamuoyuna objektif bir şekilde aktarabilsinler…
AKP iktidarı başladığı günden bu yana,AKP’ye karşı en net,en anlaşılır,en etkili muhalefeti yapan MHP’nin hangi muhalefetinden bir kesit topluma sundunuz da, ”AKP karşısında muhalefet yok” diye desteksiz atıyor ve asıl muhalefeti toplum nazarında etkisizleştirmeye çalışıyorsunuz?
AKP’nin aldığı iddia edilen %47 oyun tek sebebi, Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay gibi yazar ve yorumcuların milletin manevi değerlerini ve duyarlılıklarını algılayamamasından kaynaklanmaktadır.
O algılayamama durumundan olsa gerek, gerçek muhalefet nedir bilmemektedirler.
ART’ de “Ankara Rüzgârı” esiyor esmesine de, o rüzgârın çevirdiği yel değirmenine saldırılar, Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay’ı DON KİŞOT VE SANÇO PANZA ikilisine dönüştürmektedir.
DON KİŞOT VE SANÇO PANZA’nın yaptığı gibi yel değirmenine hayali saldırıları andıran, Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay ikilisinin, MHP’ye yönelik saldırıları anlamsızdır ve AKP’nin ekmeğine yağ sürmekten başka bir yönü yoktur.
“AKP’nin koltuk değneği olmak” söylemi en çok onlarda hayat bulmaktadır. Çünkü laiklik onların elinde ve dilinde AKP’ye oy olarak dönmektedir.
AKP’ye bu tarz hizmet edip, MHP gibi muhalefetin ana merkezi olmuş partilere “muhalefet yapmıyorlar” diye saldırmak için, Recep Tayyip Erdoğan’ın gizli yol arkadaşı olmak lazımdır. Bu tür familya üyelerinin, Recep Tayyip Erdoğan’la gizli anlaşmaları yahut dostlukları mı vardır?
Hadi, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin öncesi ve sonrası MHP’nin eylem ve söylemlerini takip etmediniz yalan- yanlış bilgileri topluma sunuyorsunuz, başörtüsü konusunda da, inançlı insanların inançları ile kavgalısınız diyelim…
Siz, MHP meclise girdikten sonra ortaya koyduğu etkili muhalefeti hiç mi göremiyorsunuz? PKK terörü konusunda, Vakıflar Yasası konusunda,301.madde konusunda ve Türkiye’nin her meselesinde AKP’ye karşı en gür sesle muhalefet yapan MHP’yi eleştirmek, muhalefetini yok saymak vicdansızlıktır.
Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay’ın bu vicdansızlığı yapmasının sebebini bulmakta zorlanmaktayız. Bu durum, kendi halinde bir takıntı olamaz… Bunun perde arkası, muhakkak çözülmelidir.
“MHP muhalefet yapmıyor” demek için kör ve sağır olmak lazım… Maşallah Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay’ın duyu organları da turp gibi… Herhalde söz konusu MHP’nin muhalefeti olunca, duyu organları devre dışı kalıyor.
‘Ankara Rüzgârı’ isimli programda, ne zaman duyu organları tam çalışır vaziyette, bu familya üyelerini izleyeceğiz merakla bekliyoruz… Bu programda, ne zaman doğru rüzgârlar estirecekler acaba?
Bu çağrımızı bu köşeden çok yaptık ama onlar “Ankara Rüzgârı” programının rüzgârı ile yel değirmenlerine saldıran DON KİŞOT VE SANÇO PANZA olmayı sürdürecekler anlaşılan…
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
09 Mayıs 2008 18:05 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
derin çatlak
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir ayı aşan süre oldu, haftalık Perşembe günleri gerçekleşmesi gereken Çankaya Köşkündeki Cumhurbaşkanı ile gerçekleşen istişare toplantılarına katılmıyor.
Baş başa görüşmeler artık yapılmıyor, bunun nedeni de Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında iplerin koptuğuna dair işaretler…
Bunun başlıca sebebi de, AKP'nin kapatma davası ile içine düştüğü durum ve miras kavgasına dönük, AKP içindeki saflaşmalardır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ünde, bu miras paylaşımı için oluşturulan oluşumlarda adı geçiyor.
Recep Tayyip Erdoğan yanında saf tutanların birçoğu, AKP'nin kapatılma sürecinde Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olma hırsının etkili olduğunu düşünüyorlar.
Türkiye'yi geren, krizler yaşanmasına sebebiyet veren bu durumun Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olma hırsını aşırıya kaçırdığı noktasında buluşuyorlar.
AKP'nin halen yöneticisi olan ve kapatma davası sonucu yeni oluşumlar için adı geçen Abdüllatif Şener'in Flash Tv'de yapmış olduğu açıklamalarda aslında bugün gelinen noktanın aydınlanmasını sağlamaktadır.
Abdüllatif Şener'in "Hálá şunu düşünüyorum; Sayın Başbakan, Sayın Gül'ün Cumhurbaşkanı adayı olmasını istemiyordu gibi geliyor bana. Aslına bakarsanız Sayın Gül'e bir mesaj verdi. Dedi ki; 'Seçimden önce adaydın, seçim meydanlarında da her tarafta dolaştın. Gül adaydır diye kamuoyu da oluştu. Artık bu konuda ben buna rağmen Gül aday değildir dersem siyaseten doğru bir şey de yapmış olmam. Ülkenin içinde bulunduğu koşullar var, yaşadığı süreç var. Böyle bir süreçte sen bireysel tutkularından fedakârlık yap, evet koşullar budur, ben ülkem adına aday olmuyorum deyiver' diye Gül'ün önüne bırakmıştır. Ama Sayın Gül, bunu söyleyememiştir." Şeklindeki açıklamaları, Recep Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasında bugüne ait çıkan fotoğrafın pozunun nasıl oluştuğunu göstermektedir.
Recep Tayyip Erdoğan'ın "Adayım Kardeşim Abdullah Gül" takdimleri, tarihte kalan bir anı olmuş durumdadır. Şimdi aralarında soğuk rüzgârlar esmektedir.
Şuan ki, yaşanan soğukluk iddia ediyorum,10.Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Recep Tayyip Erdoğan arasında olmadığı kadar, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül arasında yaşanmaktadır.
Toplumsal uzlaşmanın ne demek olduğunu herhalde şimdi anlamış durumdadırlar.
Ahmet Necdet Sezer'i Cumhurbaşkanı yapmak için aşkla, şevkle çalışan AKP'liler(O zaman Fazilet Partisi'nde idiler) o zaman toplumsal uzlaşmada yerlerini almışlardı, şimdi ise uzlaşmadan uzak kalmanın bedelini ödeme yolunda adım adım yürümektedirler.
AKP'yi, kendi içlerinde yaşadıkları makam hırsı yakmıştır.
Türkiye'nin yaşadığı gerginlik, sırf bu yüzden oluşmaktadır.
Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı makamları arasında şuan esen soğuk rüzgârların faturasını Türkiye ödeyecektir. Gerçi uyumlu çalışsalar da, hep Türkiye'nin zararına olan politikalara imza atmaktadırlar.
AKP zihniyetine hangi yönden bakarsanız bakın, Türkiye için her türlü felaketi başımıza getiren bir anlayış içindedirler.
Türkiye'ye verdikleri zarar, şimdi kendi içlerinde oluşan rekabet, kavga, mirastan pay kapma şeklinde tarif edeceğimiz durumla daha da artacaktır.
Zaten kendilerine destek vermeyen herkesi düşman görüyorlardı, buna birde kendi iç kavgaları da eklenince, Türkiye'yi hiçte iyi günlerin beklemediğini göstermektedir.
AKP, Türkiye ile kavgalı, AKP kendi içinde, kendi zihniyetinde olanlarla kavgalı…
Türkiye adına, bu gidiş iyi bir gidişat değildir.
6 yıldır, sadece kendine çalışan AKP iktidarı, artık yolun sonuna gelmiş durumdadır.
Kapatılma yaşamasa bile, kendi içlerinde dostlukları bile bitmiş durumdadır.
Bu durumda, her şeyi açıklıyor zaten…
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
09 Mayıs 2008 18:04 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
çırpınma serdar turgut!
AKP'ye yönelik kapatma davası açılmadan önce başlayan "Güneydoğu Bölgesi için DTP karşısında en büyük şans AKP'dir" propagandaları, kapatma davası açıldıktan sonrada devam etmektedir. DTP'nin elinden, AKP tarafından alınacak belediyelerin daha iyi olacağı yönünde yapılan propagandaya, son olarak Akşam Gazetesi Genel Yayın Serdar Turgut'ta katıldı.
Serdar Turgut,"Nihayet rasyonel bir adım" başlıklı yazısında, şu şekilde anlamsız ve gerçekleri görmeyen yorumlarda bulunmuş…
"Devlet, Kuzey Irak'ta gerekli adımları atmaya başladı ancak belediyeleri DTP'li adayların elinden alabilecek tek politik güç olan AKP'ye kapatma davası açıldı.
İşte bu nedenden biz, Türkiye'de uzun vadeli çıkarlar düşünülerek katiyen plan yapılamadığını düşünüyoruz.
AKP hakkında kapatma davasının açılması, oluşabilecek yeni ortamı tamamen zayıflatabilir.
Diliyoruz ki; bir kapatma kararı çıkmaz da akıl hâkim olur. Bölgede yakalayabileceğimiz momentumu gereksiz panikler nedeniyle umarız ortadan yok etmeyiz. Çünkü bu gibi konjonktürler her zaman yakalanamayabilir."
Serdar Turgut, bu yorumu ile AKP'yi tanımadığını yada tanıdığı şekilde, AKP'yi savunmayı vazife edindiğini göstermektedir.
AKP'nin küresel misyonu, yabancı devletlerin projelerinde yapmış olduğu taşeronluk(kapatma davasında bu unsurda var),Güneydoğu Bölgesi için kazanç değil, tehlikedir.
AKP bu manada sonuca giden, DTP ise kendi alanı içinde kullanılan en zayıf halka ve çukurda debelenen siyasi bir uzantıdır.
DTP bölücü örgüte siyasi taşeronluk yapıyor, AKP'de Türkiye'nin de içinde bulunduğu 22 İslam Ülkesini böleceğini söyleyen ABD'nin küresel taşeronluğunu yapıyor.
Öyle bir dayatma var ki, kötünün içinden tercihini yap şeklinde…
Kürdistan'ı kuracağını iddia eden PKK'ya hizmet eden DTP, Kürdistan kurmak için büyük çaba harcayan ABD'nin projesine "Eşbaşkanlık" yapan AKP… Her ikisi de Güneydoğu ve Türkiye için tehlikeli siyaset üreten ve uygulayan partiler…
Serdar Turgut'un yazısının amacı "Ölümü gösterip, sıtmaya razı etme" olarak görülse de, AKP etki ve uygulama alanı açısından, DTP'den daha çok şekilde tehlikelidir.
Ya da AKP'nin, DTP'den farkı nedir?
Biz bu farkı daha öncede sorgulamıştık… Ve fark göremediğimize dair, şöyle bir değerlendirme yapmıştık…
"Biz bugüne kadar bir fark göremedik… DTP de "Sayın Öcalan" diyor AKP de… DTP de "Türkiyelilik" diyor AKP de… DTP de "Kürdistan" diyor, AKP de… DTP de "Demokratik Cumhuriyet" diyor, AKP de… DTP de Barzani ve Talabani'nin dostu, AKP de…"
Ve 22 Temmuz seçimlerinden önce, AKP'nin DTP ile koalisyon kurabileceğine dair mesajlar vermesi, bunlara eklenirse aralarında birçok benzerlik olduğu da ortaya çıkmaktadır.
"Belediyeleri DTP'nin elinden AKP alsın" söylemlerine yüzeysel bakıldığında makul gibi görünse de, AKP'nin Güneydoğu Bölgesini, ABD'nin BOP'unda kullandıracağına dair açıklamaları, DTP'yi zararlı ama AKP'den daha etkisiz eleman konumuna sokmaktadır.
BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Şu anda Amerika'nın da BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım. (16 Şubat 2004 Teke Tek Programı/Kanal D) sözü ile "Belediyeleri DTP'nin elinden AKP alsın" söylemlerini değerlendirdiğimizde ortaya vahim sonuçlar çıkacağını görebiliriz.
Diyarbakır, zaten ABD'nin Türkiye'yi bölen BOP haritasında merkez olarak gösteriliyor. Recep Tayyip Erdoğan'da bu merkezi işaret etmektedir.
Serdar Turgut, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e küs ama Recep Tayyip Erdoğan'a tebessüm etmeyi sürdürüyor.
AKP iktidarında, Türkiye'de ne doğru gidiyorsa sanki AKP-DTP kıyaslaması yaparak, AKP'ye iyilik meleği gömleği giydirmeye çalışıyor.
DTP'nin kanlı ve kirli zihnini bugüne kadar verdiği tavizlerle besleyen AKP olmuştur.57.Hükümet zamanı "vatanın bölünmez bütünlüğünden" dem vuran DTP çizgisindeki belediyeler, AKP iktidarında PKK şovlarını yapmıştır. Ve yapmaya devam etmektedirler. DTP bugün azgınlaştı ise bunun tek sorumlusu AKP'dir. Hal böyle iken, azdıran konumdaki AKP'nin, DTP elinden belediye alması ne gibi müspet sonuçlar doğuracaktır.
22 Temmuz seçimlerinden önce, DTP'nin bağımsız adaylarının olmadığı yerde, oyların AKP'ye verilmesi çağrısını PKK yapmamış mıydı? PKK'ya ait Roj TV de ve İmralı'daki Bebek katilinin propagandalarında bu yönde mesajlar yok muydu?
AKP ve DTP birbirinin zıddı ise bu karşılıklı sahiplenme neyin nesidir Serdar Turgut?
AKP ve onu savunanlar istikrar diye diye, memleketin anasını ağlattılar ve gelinen sonuç her an batmaya hazırlanan sosyal devlet yapısı olmuştur.
Serdar Turgut'ta memleketin anasının ağlatılmasında, AKP'nin politikalarına destek vermek adına bir köşe edinmiştir. Geçmişte de "Kürdistan kurulsa ne olur?" soruları sorarak, kurulacak Kürdistan'ın faydalarını anlatanda Serdar Turgut'tu…
Serdar Turgut ve benzerlerinde değişen bir zihniyet yok ama Türkiye bu zihniyetle giderse her yönden olumsuz yönde değişecektir.
AKP ve DTP Türkiye'nin partileri olamamıştır. Zihniyetlerini besleyen, talimat merkezleri Türkiye dışındadır.
O yüzden "al birini, vur ötekine" durumundan başka bir şey yoktur.
Serdar Turgut ise "al birini, koy ötekini" taktiği ile AKP propagandalarına destek vermektedir.
Serdar Turgut'ta çırpınan AKP için, çırpınıyor... Mesele sadece budur…
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
06 Mayıs 2008 19:50 · ÜLKÜCÜ
Büyük ülküler peşinde koşmanın mükâfatı çile… İlk başta cebir uygulayarak sindirmeye çalışırlar, sonra gülerler hayalci derler, sonra nefsini okşayan dünya nimetleri sunarlar. Bütün bunlardan yılmazsan dava adamı olursun. Türk milliyetçileriyle mücadele edenler bu silahları en mükemmel şekilde kullanırlar.44 olayları bunun ilk ayağına oluşturur. Milletini sevmenin bu kadar ağır bedeli dünyanın hiçbir ülkesinde görülmedi. Hele hele de vergisini verdiğin devletin yetkililerinin bu zulümleri yapması vahametin en büyüğü. Tırnaklar çekilir tabutluklara konulur… Türkçüleri ölümle korkutmanın bozkurda çakal muamelesi yapmak kadar büyük bir hata olduğunu göremeyenler esir Türkler özgür olacak denildiğinde de güldüler, hayalperest Turancılar dediler. Türküz Türke sevdalıyız dedik, faşist dediler. Sevdamızın bedeli ağır oldu. Mezarlıklar zindanlar ve sürgünler. Türküm demenin suç olduğu yıllarda Türkçüyüz dedik, kızıl emperyalizmin gölgesinde bağımsız Türkistan dedik. Yılmadık… Çile çektiler kanlarını döktüler. Ruhları şad olsun.
Bugün Türkiye'de artık her kesim Türk milliyetçiyiz diyor, bağımsız Türkistan bir güneş gibi parlıyor. İnanmak başarmanın yarısıdır derler. Dünyanın en eski ve etkili silahı samimi bir inanç ve gönülden bağlılık. Karşımızdaki silah ise yoğun kültür emperyalizmi ve dünya nimetleri. Biz yüce Türk milletini inanmaya ve başarmaya davet ediyoruz. Her büyük ülkü gibi mükâfatımız yine çile olacak ancak turan ülkesinde kımız yudumlarken çekilmiş çileler bizim için birer onur madalyası olacak.
Gaspıralı İsmail Bey'in dediği gibi Türk dünyasının “dilde fikirde işte birlik”ten başka şansı olmadığını bugün sadece biz değil hazarın ötesinden bir Türk lideri Sayın Nur Sultan Nazarbayev 18 Şubat konuşmasında çok güzel dile getirmiştir.44 sanıklarının haklılığını ispat için bugün tam 61 yıl sonra bir zafer narası olarak bu yazıyı yayınlıyoruz.
Dünün zalimlerine cevabımız çok nettir. Biz hala Türkçüyüz Turancıyız ve şunun da farkındayız. “Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister, büyük devlet kurmak için büyük kan ister”
'Orta Asya, XV. yüzyılın sonuna kadar dünya ekonomisinin önemli bir bölgesi olarak geldi. Bölgemiz, Doğu ile Batiyi birleştirmektedir. Halklarımız toprağa ve millete göre bölünmemiştir. İpek yolunun önemini kaybetmesiyle, Orta Asya gerilemiştir. Son 500 yüzyılda ilk defa olarak bağımsızlığın elde edilmesiyle, bölgemiz dünya ekonomisi için tekrar önemli bir bölge haline gelmiştir. Biz dünya ekonomisine önemli ölçüde petrol, gaz, maden ve tarım hammaddeleri sağlayan bölge olarak ulaşım imkânlarını güçlendiriyoruz. Daha şimdiden yaklaşık eski ipek yolu üzerinde, XXI. yüzyılın oto ve demiryolu ile petrol boru hatlarının şekillenmeye başladığı görülebilir.
Bizim önümüzde Asya Kaplanları ve Avrupa Birliği'nin başarılarının sebepleri duruyor. Diğer taraftan, II. Dünya savasından sonra bağımsızlığına kavuşan ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar ve çekişmelere şahit oluyoruz. Küresel ekonomide, büyük bir pazar mevcuttur. Bunun dışında, bölgede büyük devletlerin ekonomik üstünlük için acık bir rekabete girdiğini de gözlemliyoruz. Bizim için bu küresel jet ekonomik meseleye doğru bir biçimde yaklaşmak önemlidir.
Şimdi bizim önümüzdeki seçenek: dünya ekonomisine ebediyen hammadde sağlayıcısı olarak kalarak ikinci bir sömürgeci devletin gelmesini beklemek veya Orta Asya bölgesinin ciddi bir birliğini sağlamaya girişmek.
Ben ikincisini teklif ediyorum.
Bizim böyle bir birlik kurmamız, bölgenin istikrar ve gelişmesi, ekonomik ve askeri-siyasi bağımsızlığının bir yolu olacaktır. Ancak bu takdirde, bölgemiz dünyada saygınlık kazanacaktır. Ancak biz bu şekilde, güvenliğimizi sağlayacak ve terörizm ve ekstremizm ile etkili bir biçimde mücadele edebileceğiz. Böyle bir birlik, nihayette, bölgemizde yasayan halkın ihtiyaçlarına cevap verecektir.
Orta Asya Devletlerinin Birliğini kurmayı öneriyorum. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan arasındaki ebedi dostluk anlaşması böyle bir birliğin temelini oluşturmaya hizmet edebilir. Bölgenin diğer ülkelerini de bunun haricinde tutmuyorum.
Hepimizin ortak ekonomik çıkarları, kültürel ve tarihi bağları, dili, dini, ekolojik problemleri ve dış tehditleri var. Avrupa Birliği'ni kuranlar, belki de böylesine önkoşulları ancak hayal edebilmişlerdi. Biz yakın ekonomik entegrasyona gerçekleştirmeli, ortak market ve ortak paraya geçmeliyiz.
Sadece bununla biz, devamlı birlik ve beraberlik için de bizi görmek isteyen ortak atalarımıza layık olabileceğiz. Önce Çar imparatorluğu, daha sonra Stalin'in milliyetler politikası böyle bir birlikten endişe etti ve bölgemizi idari-milli yönetimlere böldüler. Bu, 'bol ve yönet' politikasıydı. Simdi bizim için bölgenin eşit haklara sahip halklarının bundan sonraki nesillerine yeni ve olması gereken bir yolu göstermemizin zamanı gelmiştir.
|
Oğuzhan Çelik
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı
Genel Bşk.Yrd
|
|
|
|
|
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
06 Mayıs 2008 19:37 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
mhp ve türkmenbey'i devlet bahçeli'ye saldıran ''ajan'' muhalifler
Bu yazımızda siyasi partilerimizdeki muhalefetin bazı ortak yanlarını ortaya
koyacağız. Tabi bizim aklımızda kalanları.
Bu muhalefet incelememize CHP ile başlayalım isterseniz. Aslında herkesin
“kurultaylar partisi” olarak bildiği CHP’de son kurultay gereğinden fazla
gürültü çıkardı. Örneğin CHP’nin kurultayları medyamızda daha önce orta
düzeyde yer bulurken, 2005 Ocak ayının sonunda yapılan kurultay öncesinde o
güne kadar hiç görülmemiş şekilde manşetleri, köşeleri süsledi. Ancak bu CHP
yazılarında bir isim hep ön plâna çıktı. Mustafa Sarıgül.
Peki kimdi bu Mustafa Sarıgül. Siyasete gençlik yıllarında CHP Gençlik
Kollarında başlamış 18. dönem SHP Milletvekilliği yapmış, daha sonra DSP’den
Şişli Belediye Başkanı seçilmiş ve YTP’nin kurucuları arasında yer almış
biri. En son olarak başladığı yere CHP’ye döndü ve CHP’ye Genel Başkan adayı
oldu.
Görüldüğü gibi Sarıgül’ün siyasi hayatı çok hareketli. Bir o partide, bir bu
partide. Ama Sarıgül, CHP’de muhalefet harekete başladığı zaman hiç kimse bu
hareketlilikten bahsetmedi. Özellikle herkesin en ufak açığını bulan,
bulmayan çalışan hatta olmayan açıkları var eden medyamız bile bu
hareketlilikten bahsetmedi. Aksine, Sarıgül’ü CHP’nin kurtarıcısı gibi
gösterdiler.
Aslında buna Sarıgül’ün kendiside inanmış durumdaydı. Çünkü konuşmalarında
birlikten beraberlikten, CHP’nin emin ellerde olmadığından çok sık
bahsediyordu. O güne kadar hep CHP’den siyaset yapan Deniz Baykal’ı partiyi
tanımamakla ve yönetememekle suçluyor hatta daha da ileri giderek CHP’ye
ihanet ettiği anlamlarına gelecek imalarda bulunuyordu.
İlginçtir, medyamız da Sarıgül’ün bu kadar parti değiştirmesini görmezlikten
gelerek, sanki CHP’nin kuruluşundan itibaren sadece o varmış gibi bütün
politikalarını Sarıgül üzerine kurgulamış, Sarıgül’ün attığı adımı
süsleyerek haber yapmaya başlamışlardı. Hele o köşe yazarları... CHP ile hiç
ilişkisi olmayan köşe yazarlarımız en büyük CHP ve ideallerinin savunucuları
olmuşlardı.
Sarıgül’ün siyasi dönemeç noktalarını da iyi incelemek lazım. Örneğin, 3
Kasım öncesi özellikle Avrupa tarafından Türkiye üzerinde oynanan oyunların
tam yoğunlaştığı bir dönemde YTP kuruluyor. Ve Mustafa Sarıgül kurucular
arasında. Daha da ilginci, Mustafa Sarıgül 3 Kasım seçimlerinde,
kurulmasında başrolü oynadığı kendi partisi YTP’den aday da olmuyor. Sanki
görevim bitti der gibi. Tabi bu dönem tesadüftür AKP’nin tek başına
iktidarının başladığı döneme rast geliyor.
Sarıgül 3 Kasım seçimlerinden yaklaşık bir ay sonra 11 Aralık 2002’de CHP’ye
geçiyor. Ve 28 Mart seçimlerinde CHP her tarafta düşük oy alırken Mustafa
Sarıgül Şişli’de yüksek bir oyla tekrar belediye başkanlığını alıyor.
Daha sonra ise, hepimizin bildiği Sarıgül-ABD görüşmeleri, Sarıgül-Tayip
Erdoğan görüşmesi ve Mustafa Sarıgül CHP’de muhaliflerin hepsinin birleştiği
ortak Genel Başkan adayı.
Bu arada şu noktayı unutmamak lazım. Sarıgül’ün CHP muhalefetine hız verdiği
dönem 17 Aralık 2004 AB Zirvesi’nin öncesine denk geliyor. Türkiye için
tarihi kararların alındığı bu zirve öncesinde ve sonrasında CHP parti içi
muhalefetle uğraşmaktan ülke meselelerinden uzak kalmış, AKP’de “meydanı boş
bulmuş misali” çok rahat hareket etmiştir.
Gelelim DYP’ye
DYP’nin 14 Mayıs 2005 Kongresinden sonra parti içi muhalefet birden bire
birleşip kazan kaldırdılar. Tüzük değişikliği istiyorlardı.
Ancak bu muhalefet hareketin başladığı döneme baktığımızda yine ilginç
rastlantılar dikkat çekiyor. Çünkü DYP’nin AKP’den birkaç milletvekilini
aldığı, AKP’de ise, “daha kaç milletvekili gidecek” sorularının
yoğunlaştığı, erken seçim tartışmalarının başladığı ve AKP’nin halk arasında
oylarının azaldığı bir dönem. Ve DYP saflarından bu muhalif harekete karşı
söylenen ortak cümle “zor zamanda olmayıp şimdi ortaya çıkmış olmalarıdır”.
Tabi bu muhalefet hareket içerisindeki Mehmet Ali Bayar gibi ABD ile
ilişkileri kuvvetli ve birkaç parti değiştirmiş siyasetçilerinde olması
başka ilginç nokta.
Ve MHP
MHP’deki durum diğerleri ile çok benzeşme gösteriyor. Öncelikle MHP’deki
parti içi muhalefette başrolü çeken isimlere bir bakalım.
Namık Kemal Zeybek, 80 öncesi MHP üst görevlerde bulunmuş, 80 sonrası ise
yaklaşık 23 yıl MHP dışındaki partilerde siyaset yapmış, MHP, ülkücüler ve
Alparslan Türkeş hakkında ağır eleştirilerde bulunmuş bir insan.
Ramiz Ongun, yine 80 öncesi MHP’de üst görevlerde bulunmuş, 80 sonrası bir
süre yurt dışında bulunmuş ve Türkiye dönüşünde ANAP, DYP gibi partilerde
siyaset yapmaya uğraşmış, 1997’de MHP’ye katılmış bir kişi. O günden sonrada
MHP’nin müzmin muhalifi.
Daha önce, Namık Kemal Zeybek, Ramiz Ongun, Emin Yazıcı ve Ercan Koç gibi
muhalifler hep ayrı saflarda yer almış, birbirlerine ağır eleştirilerde
bulunmuşlardı.
Ancak bir süre önce bu muhalifler birleşerek birlikte hareket etmeye
başladılar. Ama zamanlamaları çok ilginçti. AB Büyükelçileri’nin Dışişleri
Bakanı Abdullah Gül’e “yükselen milliyetçiliği durdurun” demelerinin hemen
ardından, MHP’li muhalifler birleşme kararı almışlardı. O güne kadar hiç yan
yana gelemeyen bu kişiler şimdi bir aradaydılar. Ve görüntüdeki istekleri de
CHP ve DYP’dekilere çok benziyordu “tüzük değişikliği” ve “parti içi
demokrasi”.
Yine diğer partilerdeki muhalefetle ortak benzerlik ABD. Çünkü Ramiz
Ongun’un, ünlü Soros’la aynı Alman filozoftan örnek vermeleri, Soros’la,
Ongun’un söylediği sözlerin birbiriyle çok paralel olması ve
zamanlamalarının tutması çok ilginçtir.
Bu sırada önemli bir olayı göz ardı etmemek gerekir. Yıllardır bütün
MHP’lilerin en çok yakındığı nokta medyanın kendi faaliyetlerine ve
fikirlerine ya hiç vermemesi ya da çok az yer vermesi idi.
Ancak, bu muhalif hareketin başlaması ile birlikte MHP haberleri manşetleri,
köşeleri, satır aralarını, anlayacağınız haberin olduğu her yeri süslemeye
başladı. Bu haberlerin hepsinde hep MHP muhalifleri ön plâna çıkartılıyor.
Muhalif pencereden yazılar yazılırken, MHP’nin normal programları yine
hiçbir medyada yer bulmamaktadır.
Hatta MHP’nin lafını ağızlarına almaktan bile hoşlanmayan köşe yazarlarımız,
bugün, MHP’nin geleceğini yorumluyor, MHP’nin geleceğinin ancak muhalif
hareketle kurtulacağı şeklindeki yazılarıyla “çorbada tuzumuz olsun” misali
muhalif harekete destek vermeye devam ediyorlar. MHP ile hiç ilişkisi
olmayan bu köşe yazarları, MHP ve ideallerinin savunucusu rolüne çoktan
soyunmuşlardı bile.
Medyamızın diğer partilerdeki son dönemde gelişen muhalefet hareketlere
yaklaşımıyla, MHP’deki muhalif harekete yaklaşımları ne kadar çok benziyor
değil mi?
MHP’deki muhalefetle diğerleri arasındaki bir diğer benzerlik ise, MHP’li
muhaliflerin de AKP ile görüştükleri iddialarının ortaya çıkmasıdır.
Bir başka benzerlik ise, bütün bunların MHP’nin oylarının yükseldiği,
AKP’nin oylarının düştüğü bir döneme rast gelmesi.
Ayrıca, MHP yönetimi bir kongre kararı alacak olursa daha önce 17 Aralık
Zirvesi’nde CHP’de olduğu gibi, 3 Ekim Zirvesinde de, yükselen MHP kendi
parti içi muhalefetiyle uğraşmaktan AKP’ye vakit bulamayacak ve AKP 3 Ekim
Zirvesi’nde de “meydanı boş bulmuş misali” çok rahat hareket edecek, verilen
tavizler saklanabilecektir.
AKP’ye muhalefet yapma durumunda olan partilerin kendi içlerinde meydana
gelen muhalefetlerin ortak yanlarını alt alta yazacak olursak önemli
benzerlikleri şöyle sıralayabiliriz.
1- Zamanlamaları bakımından AKP’nin sıkıntıda olduğu dönemlere rast
gelmektedir.
2- Partilerinden talep ettikleri bakımından söyledikleri sözler hemen hemen
aynıdır.
3- Muhalefet hareketin başrolünü çekenlerin hepsinin siyasi geçmişleri çok
hareketlidir.
4- Hepsinde ABD bağlantısı veya ABD fikirleriyle paralellik görülmektedir.
5- Hepsinin AKP ile olan ilişkileri ortaya çıkmaktadır.
Bu muhalif hareketlerin birbirlerine gereğinden fazla benzeşmeleri insanın
kafasını çok karıştırıyor. En halisane duygularla bile baksak şu düşünce
aklımızı kurcalıyor.
Sanki hepsine birden “parçalayın” emri veren “ortak bir azmettirici” var.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
03 Mayıs 2008 17:41 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
“yaşasın ülkü ocakları”
Medyada çıkan, özellikle muhabir düzeyinde hazırlanan birçok haberde cahillik kokan içerikle hazırlandığı verilen bilgilerden gayet net anlaşılmaktadır.Tarihi ve güncel hadiselerle ilgili o kadar yalan-yanlış haber kamuoyuna takdim ediliyor ki, bilgi kirlenmesi her yeri kaplıyor, kamuoyunun bilgilenme ihtiyacı zehir ediliyor.
Türkiye’nin en büyük meselesi bence medyanın bilgilendirme konusunda tam manası ile görevini yapmamasıdır. İşte bu yüzden iyiler kötü, kötüler iyi, doğrular yanlış, yanlışlar doğru gibi algılanan birçok manzara ortaya çıkmaktadır.
Yolsuzluklarda, ahlaksızlaşmalarda, bozulmalarda, toplumsal kirlenmelerde, siyasi menfaatlerin oluşmasında medyanın etkeni oldukça fazladır ve bu manada kullananlar vardır. Geçmişten günümüze yaşanan o kadar çok örnek var ki bu konularda, saymakla bitmez. İşte bu yüzden medyanın olumlu-olumsuz etkileri düşünüldüğünde, toplum üzerinde en büyük etken olarak kabul edebiliriz. Görüntülü ve yazılı medya, toplumları dönüştürmekte araç olarak kullanılmaktadır.
Medya içinde bunların yanında, bir de objektif olması gerekirken, ideolojik takıntıları ile hareket eden insanların tutumları söz konusudur. Hele bir de konu MHP ve Ülkücü Hareket ise bu takıntı adeta laboratuar çalışmalarına dönüşmektedir.
Bu takıntıya, bir de cahillik eklenirse ortaya garabet duruşlar çıkmaktadır.
Dün medyada cahillik ve takıntı birlikteliğinden oluşmuş, MHP ve Ülkü Ocakları konulu iki tane haber vardı.
Birisi Hürriyet Gazetesi’nde MHP ile ilgili olan diğeri de Bugün Gazetesi’nde Ülkü Ocakları ile ilgili haberi alıp, çarpıtarak internet sitelerinde servise sunanlarla ilgili olan haberlerdir.
Hürriyet Gazetesi’nde 301.madde ile ilgili haberde şöyle bir yorum geçiyor “Geçmişte idamın kaldırılmasında oyu olan MHP’lileri, AKP’liler afiş yaptırıp deşifre ettirdiği gibi, MHP de açık oylama yaptırarak, AKP’lileri deşifre ettirme girişiminde bulundu”
Buram buram cahillik kokan bir haber…
Bir kere 1 Ağustos 2002 tarihinde gerçekleşen idamın kaldırılması oylamasında, MHP tüm milletvekilleri ile idamın kaldırılmasına “hayır” oyu vermiştir. Asıl, idamın kaldırılması oylamasında, AKP milletvekilleri, diğer DSP, ANAP, YTP, DYP, SP milletvekilleri ile birleşerek, idamın kaldırılmasına “evet” oyu vermişlerdir. Bu “gökkuşağı” olarak tarif edilen birlikteliği, AKP değil, MHP afiş yaptırmış Türkiye geneline dağıtmıştır. Ortadoğu Gazetesi de defalarca o oylama listesini kamuoyuna sunmuştur.
Bir diğer haber olan, Bugün Gazetesi’nin Ülkü Ocakları ile ilgili haberini “Türkeş’in emanetine ihanet mi?” ve buna benzer başlıklarla servis yapanların aklı dengesinin ne boyutta olduğunu çok merak ediyorum.
Bugün Gazetesi’nin haber içeriğinde Ülkü Ocakları’nın daha düzenli, daha intizamlı yapılandırıldığına dair değerlendirmeler varken, bazı haber siteleri de “Türkeş’in emanetine ihanet mi?” başlıklı haberlerle, o haberi kullanmaktadırlar. O tür haberden etkilenen beyinsizlerde, o yönde etrafına propaganda yapmaktadır.
“Yaşasın Ülkü Ocakları” ifadesinin sahibi olan ve bu ifadeyi her daim sahiplenen MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye yönelik “Ülkü Ocaklarını tasfiye ediyor” iftiralarını atacak kadar alçalmaktadırlar.
Alçaklık ruhlarına o kadar sinmiş ki adamların, daha bir ay önce Başbuğumuzun mezarı başında “Merhum Alparslan Türkeş Bey’in iki büyük eseri vardır. Birincisi Türk siyasi hayatında milliyetçiliğin yegâne politik gücü olan Milliyetçi Hareket Partisi; ikincisi ise üzerine titreği, büyük umutlar beslediği ve geleceği emanet ettiği Ülkü Ocakları’dır.” Diyen ve bunu MHP Genel Başkanı olduğu günden bu yana ifade eden, Ülkü Ocakları’nın birer eğitim, kültür, bilgi ve iman ocakları olması yönünde her türlü titizliği, hassasiyeti gösteren Devlet Bahçeli’ye böyle bir iftiranın atılması ancak beyinsizlerin bir ürünü olmaktadır.
Ülkü Ocakları’nın daha düzenli, intizamlı olması yönünde ortaya konan hassasiyeti anlayabilecek zekâya sahip olmayanların, bu tür propagandaları yapması art niyetten başka bir şey değildir.
Hayatında bir Ülkü Ocağı’na girip, bir çay içmemiş adamların,”Devlet Bahçeli Ülkü Ocaklarını tasfiye ediyor” demesi kadar mizaha katkı sağlayacak fitnesi olabilir mi?
Okuduğu haberi anlamayacak kadar, gözleri ve beyinleri kör adamların, fitnesinden-fesatından Ülkücü Hareket bıkmış ve tiksinmiştir.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ifadesi olan “Yaşasın Ülkü Ocakları” milli ruh ile korunacak ve yaşatılacaktır.
Ülkü Ocakları, Türk gençliği için en büyük milli yuvadır.
Bu yuvaların hepsi asli görevini yapacak ve Başbuğ Türkeş’in ifadesi olan “Hepiniz birer bayraksınız… Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin…” ölçüsüne uyacaktır.
Ülkü Ocakları’nı ve Ülkücü gençliği her türlü tehlikeden korumak için gecesini-gündüzüne katan, büyük büyük titizlik örneği gösteren MHP Liderine yönelik ”Devlet Bahçeli Ülkü Ocaklarını tasfiye ediyor” diyen alçaklar, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin "Alparslan Türkeş Büyük Ödülü" Ödül Töreni’nde Yapmış Olduğu konuşmayı tekrar tekrar okuyup, ortaya konan vizyonu ve Ülkücü Gençliğe verdiği kıymet, değeri görebilir…
Ama onu anlamaları için, alçaklıklarına hiç değilse on dakika ara vermeleri gerekmektedir…
“Yaşasın Ülkü Ocakları” hepimizin gür sesidir… Bunu herkes anlasın ve kavrasın…
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
03 Mayıs 2008 17:39 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
koministler doğuştan mı satılık yoksa satılık olmak doğum hatasımı
Sakarya’da, DTP'lilerin düzenlediği program ve ona yönelik yapılan protesto gösterileri, Türkiye’de tahrikin adeta fitilinin ateşlenmek için beklediğini göstermektedir.
DTP’nin varlık sebebi başlı başına bir tahrik ve terör yandaşlığı olduğu için, bu gibi manzaraların oluşmasını kolaylaştırmaktadır.
İç çatışma ve federasyon tartışmalarının hızlandığı şu günlerde, DTP’nin tahriklerine ve bu tahrikler içinden doğacak her türlü provokasyona karşı oldukça dikkatli olmamız gereken günlerdeyiz. Türk Devleti tüm organları ile yaşanan ve yaşanabilecek olaylara karşı uyanık ve hazırlıklı olmalıdır.
Biz uyarımızı yaptıktan sonra asıl konumuza gelelim…
Yazımızın konusu, ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’tır.
Ufuk Uras, DTP Grup toplantısına katılarak burada Sakarya olaylarını değerlendiren bir konuşma yapmış ve “... Milliyetçilik mi insanları aptallaştırıyor, aptallar mı milliyetçi oluyor bunu bilmiyorum"... diyerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi olan milliyetçiliğe saldırmıştır. ÖDP Genel Başkanı olup DTP toplantısında konuşan birisinin “milliyetçiliğe” saldırması kadar da normal bir şey yoktur.
“Milliyetçilik mi insanları aptallaştırıyor, aptallar mı milliyetçi oluyor bunu bilmiyorum" diyen Ufuk Uras’ın, PKK’nın eylemlerine, söylemlerine nasıl bir tanımlama getiriyor acaba?
DTP’nin desteği ile İstanbul’dan milletvekili seçilen Ufuk Uras’ın, PKK’nın şerefsizliklerini eleştirebilecek alanı, iştahı ve cesareti yoktur.
O yüzden PKK’nın siyasi uzantısı DTP’nin bayrakları altında “milliyetçiliğe” saldırarak, minnet borcunu ödemeye çalışmaktadır.
Ufuk Uras, tertemiz vatan evlatlarını şehit eden kahpelere sırtını dayayıp, “milliyetçiliğe” saldırıyorsa bu siyasi iki yüzlülük ve haddini bilmezliktir.
Sakarya’da yaşanan olayları, bu şekilde analiz edebilen zihniyet, asıl tahriki yapan, asıl provokasyona davetiye çıkaran zihniyettir.
Ufuk Uras, provokasyona davetiye çıkaran tahrikçi gibi davranmaktadır.
Ufuk Uras, “milliyetçilik” insanı aptallaştırmaz, ”milliyetçilik”, Türk milletinin değerlerini korumak adına olduğundan, daha zeki yapar. Daha açık yazayım. Milliyetçilik adam olmaktır, nankör olmamaktır, ekmeğini yediği, suyunu içtiği Milletini sevmektir, hain olmamaktır.
İnsanı asıl aptallaştıran, çelik gibi olan milletin kardeşliğini bozacak, bölücülük projelerinde taşeronluk yapmaktır.
İnsanı asıl aptallaştıran, masum insanlara bomba yağdıranlara, haklar kazandırmaya çalışmaktır. İnsanı asıl aptallaştıran, tertemiz vatan evlatlarını şehit edenlere destek vermektir.
İnsanı asıl aptallaştıran, ruh hastası teröristlerle aynı kavramlar etrafında kenetlenmektir. İnsanı asıl aptallaştıran, nefes dahi almaması gereken teröristlere “demokrasi, insan hakları, özgürlük” nutukları ile nefes aldırmaya çalışmaktır. Bu açıklayıcı bilgilerden sonra biz de soralım. Acaba hainlik mi insanı aptallaştırıyor, yoksa aptallar mı hain oluyor, bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey var ki, bütün hainler şerefsizdir.
Ufuk Uras, aptallığı “milliyetçiler” içinde değil, beraber hareket ettiğin bölücülerin içinde arasan, inan aradığın aptallığı hemen bulacaksın…
‘Biz biz biz PKK’lıyız’, ‘Biji Serok Apo’, ‘PKK halktır, halk burada’, ‘Biji PKK, ERNK’, ‘Biz halkız, biz PKK’lıyız’ sloganlarının atıldığı, Apo ve PKK posterlerinin sallandığı kongrelerde konuşmalar yapan Ufuk Uras’ın yine bölücüleri savunmak adına “Milliyetçilik mi insanları aptallaştırıyor, aptallar mı milliyetçi oluyor bunu bilmiyorum" diye, DTP kürsülerinden seslenmesi, oy aldığı çevrelere şirinlik yapmaktan başka bir şey değildir.
Düşünceleri ortada olan ve ”Hepimiz DTP’liyiz” naraları atan Ufuk Uras’ın safı bellidir. O yüzden milliyetçiliğe karşı bu derecede alerji duymaktadır.
Kürtçülük, Ermenicilik, Rumculuk Ufuk Uras için savunulması gereken özgürlüktür ama ona Türk milletine ait milliyetçilik demeyeceksiniz, ondan bahsetmeyeceksiniz…
Ufuk Uras, benzerleri gibi, bir gün olsun kahpe PKK’nın şehit ettiği, Mehmetçiğin hakkını savunmamıştır. Partisinin adı “Özgürlük ve Dayanışma” ama o dayanışmayı, özgürlüğü şehitlerimizin katilleri adına kullanmaktadır.
Aptallar sürüsü olan, öldürmekten başka hiçbir şeyi gözleri görmeyen bölücülerle haşır-neşir olacak ama milliyetçilik kavramı ile aptallığı yan yana getirecek kadar da basitleşecek… Böyle bir zihniyete nasıl sıfat verilir ki, bilmiyorum…
Ufuk Uras, Türk milliyetçilerinin ışığı Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve zekiliği dünyaya örnek olmuş, büyük Türk milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun emanet ve miraslarına karşı çıkan, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye çalışan herkes aptaldır.
"Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur." diyen Türklüğün sönmeyen güneşi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçileri için en büyük ölçüdür. Bu ölçünün yolundan giderek, tüm aptallarla mücadeleyi sürdüreceğiz…
Ufuk Uras, milliyetçilerden özür dileyerek, düşüp-kalktığı Kürtçü, Irkçılarla ilişkilerini gözden geçirmelidir…
Gerçi, oyu onlardan aldı, nasıl gözden geçirsin ki?
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
01 Mayıs 2008 18:18 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
bozuk plaklar hala dönüyor
Türkiye'nin yaşadığı sancılar içinde en tetikleyici unsur AKP'nin son Cumhurbaşkanlığı seçiminde ortaya koyduğu siyaset tarzı ile ortaya çıktı. 22 Temmuz seçimlerinden önce de krizlere sebebiyet veren bu durum, 22 Temmuz seçimlerinden sonra yine sancılar doğurmuştur. AKP, muhalefetin tüm uyarı ve telkinlerine rağmen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir dayatma yapmıştır. Aslında Abdullah Gül "ben olacağım" diye AKP'ye, AKP de "Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak" diye kamuoyuna dayatmıştır. "Uzlaşma" dendiği vakit AKP'nin sinirleri gerilmiş ve ısrarla bir dayatmayı tercih etmiştir.
Hâlbuki 57.Hükümet döneminde seçilen Ahmet Necdet Sezer mecliste bulunan tüm partilerin ortak adayı olarak sunulmuş ve Cumhurbaşkanı olarak seçilmişti. DSP, ANAP, FP (Çoğu şimdi AKP'de), DYP, MHP gibi partilerin ortak imzası ile seçilmiş ve toplumsal mutabakat oluşmuştu. Fakat AKP'nin, böyle bir kaygısı ve gayesi olmadı. Bugün birçok AKP milletvekili bu konuda uzlaşmayı tercih etmeyerek yanlış yaptıklarını ve Türkiye'nin bu noktaya getirilmesinden bu davranışlarının çok büyük etkisi olduğunu kabullenmişlerdir.
Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı ismi ortaya çıktığında Fazilet Partisi'nin en etkili isimleri olan Abdullah Gül " Ecevit'e helal olsun. İyi bir seçim. Ben oy veririm.", Bülent Arınç ise "Sezere aşık oldum. Çok dürüst bir insan. Türkiye'nin önünü açacak. Oy veririm." diyerek uzlaşmada yerlerini almışlardı. Fakat bu tutumları, söz konusu kendileri olunca, uygulanmadı.
Eğer son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, toplumsal uzlaşmayı sağlayacak adımlar atılarak seçimler olsa idi, bugün bu kriz görüntüleri ortaya çıkmayacaktı.
Seçimler gerçekleştikten sonra da, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün tam manası ile "Türk milletinin Cumhurbaşkanı oldu" havasını verememesi ve AKP'nin Türkiye'yi sıkıntılara sokan politikalarına uygun Cumhurbaşkanlığı yapması temiz bir sayfa açılmasını da sağlayamamaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün bu manada kendisine çeki-düzen vermesi, Türk milletinin yararına olacaktır. "Geçmişi değiştiremeyiz ama gelecek hala elimizdedir." sözüne uygun davranışları Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül artık hayata geçirmelidir.
Gelelim bu süreci niye anlatma ihtiyacı duyduğuma… Bu süreci anlatmamın sebebi, MHP'nin Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ortaya koyduğu ilke ve hassasiyetlerinin bazıları tarafından hala anlaşılmaması ve saptırılmasıdır.
Bazen e-mail adresime, gazete cep mesaj numarama bu yönde eleştiriler geliyor ve bazı köşe yazarları da dünyadan bihaber, bu şekilde yazılar kaleme alıyorlar. "MHP'nin seçtirdiği Abdullah Gül" cümleleri ile MHP'nin ortaya koyduğu ilkeleri gölgelemeye, o süreçte Türkiye'yi düşünerek uyguladığı hassasiyeti baltalamaya çalışmaktadırlar.
Daha önce defalarca belirttiğimiz gibi, MHP meclise girip, Abdullah Gül'e oy mu vermiştir? Hayır… Kendi adayını çıkarmış, üç turda da kendi adayını desteklemiştir. Buna rağmen Abdullah Gül'ü MHP seçtirdi demek bu dünyada yaşamayanların tahlili olsa gerek…
340 milletvekili AKP'de değil, MHP'de olmuş olsa, AKP'nin de 70 milletvekili olsa buna rağmen MHP dese ki,"Abdullah Gül gibi birisi bizde yok, onu aday çıkarın biz destekleyelim" dese, bu yönde oy kullansa, buna "MHP Abdullah Gül'ü Cumhurbaşkanı yaptırdı" denilebilir. MHP, 22 Temmuz seçimlerinden aylar öncesinden, Abdullah Gül'ün ismi dahi geçmezken T.B.M.M'nde bulunacaklarını ve milletin iradesi üzerinden kriz çıkarmayacağını vurgulamıştır.
MHP ortaya ilke ve hassasiyet koymuştur, bunu anlamayanların idrak özürlülüğü, buna dışarıdan leke getirmez.
MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, 22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra yapmış olduğu T.B.M.M'ndeki ilk grup toplantısında Cumhurbaşkanlığı seçim süreci ile önemli ve uyarıcı açıklamalar yapmıştı.
O konuşmanın bir bölümünde "Cumhurbaşkanlığı seçiminde TBMM'de hazır bulunacağımızı, ancak aday ve seçim konusundaki tutumumuzu sonra açıklayacağımızı kamuoyu ile paylaşmıştık. Dikkat ederseniz bu açıklamalardan sonra kronikleşen ağlamalar, sızlanmalar bıçak gibi kesilmiştir. Tartışmalar başka mecralara kaymıştır.
Artık hayali düşmanlar yaratarak, istismar edilecek bir husus kalmamıştır. Bu andan itibaren bu konudaki bütün sorumluluk iktidar partisine geçmiş bulunmaktadır. AKP'nin üreteceği bir mazeret, kaçacağı bir sığınak kalmamıştır.
Bizim Cumhurbaşkanlığı konusundaki öteden beri savunduğumuz temel yaklaşım, Cumhurbaşkanının kim olacağından önce, nasıl birinin Cumhurbaşkanlığına seçileceğine yönelik yöntem ve ilkeler üzerinde anlaşmaya bir çağrıydı.
Bize göre, Cumhurbaşkanlığı, bir siyasi partinin iradesinin ve hükümet olma meselesinin dışında ve üstünde, bütün Türkiye'yi temsil eden en önemli makamdır.
Bu makam, partilerin küçük hesaplarının ve siyasi ihtiraslarının değil demokratik kültür ve siyaset ahlakının öne çıkmasına neden olacak bir uzlaşmanın temsil yeri olmalıdır. Oysa 11. Cumhurbaşkanını seçim sürecinde yaşananlar bunun aksi yönünde gerçekleşmiştir.
Böylesi bir makama seçilecek şahıs için yalnızca iktidarın sahip olduğu meclis çoğunluğunun değil, parlamentoda temsil imkânı bulmuş veya bulamamış bütün siyasetin üzerinde uzlaşabileceği, çok geniş bir mutabakat zemininin aranması gereklidir. Nitekim 10. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer o dönemde Mecliste bulunan partilerin desteği ile seçilmiştir.
Cumhurbaşkanı, geniş bir diyalog yelpazesi ile ve mutlaka ortak bir anlayış, işbirliği sonucu seçilmelidir. "Verdim ellerine çelik çomak oynuyorlar" seviyesinden bakılan bir seçim süreci henüz tazeliğini korumaktadır." (8 Ağustos 2007-www.mhp.org.tr) şeklinde değerlendirmelerde bulunmuştur.
Bu sözler içerisinde ilke, hassasiyet dışında başka bir kavramla izah edilecek bir durum var mıdır?
O halde solcu ve sözde Ulusalcı yazarlar neden bozuk plak gibi, aynı şeyleri söyleyerek, MHP'nin ilke ve hassasiyetini görmek istememektedir?
AKP, uzlaşma gibi bir hassasiyet göstermediyse, bunu MHP'nin ilke ve hassasiyetlerini sorgulamak için kullanmak ne kadar ahlakidir? Dertleri MHP düşmanlığı yapmak olanlar için, ahlak kavramının hatırlatılması da zaman kaybından başka bir şey değildir.
Zaten MHP'nin ilke ve hassasiyetlerini anlasalar, Türk siyasetinde ahlak, donanım ve ilke hâkim olurdu.
Siyasi arenaya ne zaman MHP'nin ilkeli ve ahlaklı anlayışı hakim olursa, işte o gün Türkiye kurtuluşa erer…
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com