Yazılar
20 Mayıs 2008 18:24 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
papa’nın hesabını verin
,
sonra önder sav’a hesap sorun!
Adı Cumhuriyet Halk Partisi ama halkın kendisiyle de inançlarıyla da zerre kadar alakası yok…
Alakası olmadığı gibi, halkın inançlarına düşmanlık ve aşağılama CHP’nin en başarılı olduğu çalışmalar arasındadır.
CHP, bu haliyle de AKP’nin koltuk değneği rolünü çok iyi yerine getirmektedir.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk sonrası, başkalaşım içine giren ve halkın milli ve manevi değerleri ile arasına mesafe koyan günümüz CHP’si, bu konuda bir türlü düzelmeyi düşünmemektedir.
Günümüzde bu hali ile AKP gibi din istismarcısı bir partinin ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramamaktadır.
Halkın dini inançlarına sürekli saldıran, halkın dini inançlarını alaya alan Cumhuriyet Halk Partisi, eylem ve söylemleri ile AKP’nin istismar etmek için fırsat kolladığı atmosferi yaratmaya devam ediyor.
Namaza, abdestte, camiye, başörtüsüne, Kutlu Doğum Haftası’na vb. birçok inanca dair konulara karşıt duruşu ile istismarcı AKP’nin medyasına malzeme veren ve halk nazarında bu manada oluşan kutuplaşmada, halkın yüzde 99’unun Müslüman olduğu Türkiye’de AKP’ye destek kazandıran bu CHP, hiç konuşmadan dursa, inanın AKP, çok büyük kan kaybına uğrar…
CHP, geçtiğimiz günlerde, halkın inançlarını nasıl küçümsediklerine dair bir örnek daha vermiştir.
Hem de, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dan sonra, partide ikinci adam konumundaki CHP Genel Sekreteri Önder Sav tarafından...
AKP medyası, Önder Sav’ın verdiği malzemeyi çok güzel kullanmaktadır. Kimi manşetten, kimi içerden geniş geniş bu malzemeyi, sanki bu konularda çok hassaslarmış gibi kullanmaktadırlar.
“CHP'li Önder Sav'dan Peygamberimize hakaret“ başlıkları ile birçok gazete, televizyon ve internet sitelerinde konu haberleştirildi.
O haberleştirilen konunun içeriği ise,Hacca gitmek istediğini söyleyen Mustafa Ünal isimli yaşlı bir CHP’li vatandaşa CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın akıl almaz bir şekilde verdiği cevaplardır.
Hacca niyetlendiğini söyleyen Mustafa Ünal'a çok alaycı bir üslupla 'boşver Araplara para kaptırma' diyen Sav, bununla da kalmıyor ve bu üslubunu daha da saygısız boyuta taşıyor. Buna karşılık yaşının 80'e geldiğini, bir ayağının çukurda olduğunu onun için hacca gitme niyetinde olduğunu Sav'a anlatmaya çalışan CHP'li Mustafa Ünal, Önder Sav'dan hiç beklemediği bir cevap alıyor. Sav çok alaycı bir ifade ile "Bakarsın Muhammed seni bırakmaz. Sen yine şey yapma" sözleriyle Ünal'ın niyetiyle, inancıyla dalga geçiyor.
CHP Genel Sekreteri Önder Sav, Allah’ın evi olarak anılan Kâbe’ye ve Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed’e(S.A.V) bu yakışıksız sözlerde bulunarak, CHP’nin inançlar konusundaki siciline bir yenisini daha eklemiştir.
Önder Sav’ın bu çirkin tavrı, klasik CHP tavrıdır ve yazının başında belirttiğimiz gibi, Türk Milleti’nin milli-manevi tüm değerlerine yabancı olduklarının bir örneğidir.
Halkın inançlarına bakış olarak, CHP’nin iflah olmayacağı apaçık bir gerçektir. CHP’nin bu gerçeğini de, AKP çok iyi kullanmaktadır.
Fakat CHP’nin inançlarla olan kavgası nasıl bir gerçekse, AKP’nin inançları sömürge ve istismar etmesi de o derece de gerçektir.
Hele hele Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) konusunda AKP’nin konuşmaya ve Önder Sav’a laf söylemeye hakkı var mı?
Önder Sav’ın çirkin tavrı elbette tasvip edilemez. Fakat, yüce dinimiz hakkında çirkin ve edepsizce beyanlarda bulunan herkese karşı aynı tepki gösterilmezse işte orada bir hinlik var demek değil midir?
İslam’ın Peygamberi'ne tarihin en büyük, en ağır ve alçak hakaretlerini eden, Hz. Peygamber'i kanın, şerrin yayıcısı olarak tanımlayan Papa’yı uçağın kapısında karşılayan Recep Tayyip Erdoğan’ı savunanların Önder Sav’a tepki göstermesi, samimiyetsizliğin ve din istismarcılığının daniskasıdır.
AKP’nin hiçbir ölçüsü ve değerler adına hiçbir ilkesi yoktur. Menfaatleri söz konusuysa eğer, Peygamberimize aşağılık bir şekilde iftira atan mundar Papa’yı nasıl uçağın kapısında karşıladılarsa, CHP’li Önder Sav’a da aynı ilgiyi gösterirler.
AKP medyası, CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın yakışıksız ve saygısız sözleri üzerine sazan gibi atladı atlamasına da, Papa’nın Peygamberimize hakaretleri karşısında ve o hakaretlerin hemen sonrasında Türkiye’ye gelen Papa’nın AKP tarafından uçağın kapısında karşılanması üzerine, niye manşetlik haber yapmadı acaba?
Yoksa sizdeki Peygamber sevgisi menfaatleriniz söz konusu olunca mı, depreşiyor?
Avrupa’nın birçok ülkesinde Peygamberimize yönelik her türlü hakaret oluyor, niye bir tane adam gibi tepki vermiyorsunuz?
Müslüman ülkelerin işgal edilmesine hizmet edenler, işgal projelerinde “Eşbaşkanlık” yapanlar, Irak’ta, Afganistan’da Müslümanları vahşice öldüren, onların camilerini yıkan, Kuran-ı Kerim’i ayaklar altına alan ve daha geçtiğimiz günlerde atış talimi sırasında Kuran-ı Kerim’i hedef yaparak kurşunlayan ABD askerlerine “dua edenler” ve bunlara destek verenler, kendilerini Önder Sav üzerinden aklamaya çalışmasınlar…
Hadi vatandaşı kandırıyorsunuz. Allah’ı da mı kandıracağınızı sanıyorsunuz?
CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın sözleri, CHP’nin halkın inanç ve değerlerinden kopukluğunun bir ispatıdır.
Ama AKP de hiçbir zaman, İslam’ın aydınlık ve temiz yüzünde kesinlikle temsilcisi değildir. “İslam’ın değerlerini ve sembollerini savunuyorum” demesi de haddi değildir. Çünkü felsefesi, icraatları, küresel ilişkileri İslam’a layık değildir.
Siz Irak’ta, Afganistan’da katledilen bir milyondan fazla Müslüman’ın katilinin sadece ABD olduğunu mu düşünüyorsunuz?
ABD’ye bu katliamlarda her türlü desteği veren, onların alçakça davranan askerlerine dua eden, “beyaz saraya gitmeden” hiç bir karar alamayan,... Müslüman katliamından sorumlu olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Bırakın her şeyi, “Kâfirlerin askerine dua eden bu adamların, katledilen bir milyondan fazla Müslüman hakkında tek bir kınama cümlesi var mı?” onu söyleyin.
AKP, CHP’nin, CHP, AKP’nin varlık sebebidir… AKP’nin davranışları CHP’nin, CHP’nin davranışları AKP’nin besin kaynağıdır.
CHP değişmez, CHP o bildiğimiz CHP de, AKP İslam’ı kullanıp, İslam’a etmiş olduğu ihanetlerin hesabını versin önce… Her şeyden önce Peygamberimize hakaret eden Papa’yı, uçağın kapısında karşılamanın nasıl bir ahlak olduğunu anlatsınlar… Ondan sonra Önder Sav’dan hesap sormaya kalksınlar…
Türklüğün sönmeyen güneşi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP’de Genel Sekreterlik yapan Önder Sav’a, Atatürk’ün Peygamberimiz hakkındaki şu sözlerini, özür diler mi bilmiyoruz ama biz yine de hatırlatıyoruz:
"Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler."
(Atatürk, Nedim Senbai, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., s. 102, 1979)
“Hz. Muhammed'in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir, O'nun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır."
(Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürbaş, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.28)”
“Büyük bir inkılâp yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir."
(Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4)
Önder Sav, sen Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP’de Genel Sekreterlik yaptığının farkında mısın?
Yoksa, AKP’ye hizmet etmeye devam mı edeceksin?
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
20 Mayıs 2008 18:21 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
sayelerinde tuz bile koktu
Türkiye, AKP iktidarı başladığı günden bu yana tarihinde görmediği kaosu yaşamaktadır.
AKP’nin icraatları yüzünden ülkeyi adeta paranoya sarmıştır.
AKP’nin topluma yaydığı paranoya, herkesi kuşatmış durumdadır. Çünkü AKP kendi menfaatleri için yapmayacağı şeyin olmadığını bugüne kadar her konuda göstermiştir.
Yalan, şantaj, tehdit, baskı, takip, tezgâh… AKP’de yok yok…
AKP iktidarında tuz bile koktu… O derecede koku yayılıyor ki, insanların nefes alması bile zorlaştı.
AKP iktidarında, devletin yıpratılmayan kurumu kalmamıştır.
AKP hangi kurumla diyaloga girse, o kurumun muhakkak imajı zedelenmiş, güvenirliliği tartışılır olmuş ve adeta o kurum üzerine kara gölge düşürmüştür.
AKP iktidarına şöyle bir bakın, tartışmaya açılmayan, yıpranmayan bir tane kurum kalmış mı?
AKP, krizden beslenen ve krizleri siyasi ranta çeviren bir anlayış sahibidir. Muhataplıklarında kriz çıkarmadığı an olmamıştır.
Kavganın fitilini, menfaatleri için ateşleyip, sonra elindeki medya imkânları ile o kurumun üzerine saldırıp, kendini haklı çıkartıp, taraftar toplamaya çalışmışlar ve birçok cahil insanı da kendi saflarında toplamışlardır.
En bariz örneğini Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde göstermişlerdir.
57.Hükümet zamanı Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı seçilmesi için en çok mücadele eden kendileri olmuştu.
O dönem, şuan AKP’de siyaset yapan birçok kişi Ahmet Necdet Sezer’e övgüler diziyorlardı ve AKP’nin en sembol isimleri olan Abdullah Gül " Ecevit'e helal olsun. İyi bir seçim. Ben oy veririm.", diyor, Bülent Arınç ise "Sezere âşık oldum. Çok dürüst bir insan. Türkiye'nin önünü açacak. Oy veririm." Şeklinde görüşlerini açıklıyorlardı.
Ama kendi menfaatleri Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkınca başladılar Ahmet Necdet Sezer’e her türlü hakareti yapmaya…
AKP’li yöneticiler ve AKP medyası topyekün ayağa kalkarak, Ahmet Necdet Sezer’e yönelik karalama kampanyası yaptı ve bu şekilde kendilerinin önünü açmaya çalıştılar.
Hiç düşünmediler, “bu kurum Türk Devleti’nin en başındaki kurum, onu yıpratmamalıyız” diye… AKP kendi menfaatleri ve talimat aldıkları ABD-AB menfaatleri söz konusu olunca önünde hiçbir engel tanımamaktadır.
Cumhurbaşkanlığı makamı bunlar sayesinde yıpratıldı, Başbakanlık zaten yaptıkları ile yıpranmanın ötesine geçti, Genelkurmay Başkanlığı’na Şemdinli olayları ile başlayan her türlü tezgâh yapılarak, yıpratılmaya çalışıldı.
Türkiye’nin Emniyet Kurumu, AKP’nin emniyeti için dizayn edilerek, en çok yıpranan ve en çok eleştirilen kurum halini aldı.
Anayasa Mahkemesi’ndeki kişileri de yıpratmak için her yolu denemeye başladılar. Anayasa Mahkemesi üyelerinin takip edilmesi ve dinlenme iddiaları bunun başlangıcı olmaktadır.
Devletin imkânlarını kullanarak ve parayı bastırarak satın aldıkları medya alanı da bunların iktidarında, en çok yıpranan alan olmuştur.
Bu alandaki gazete ve televizyonlar, insanı tiksindirecek şekilde, AKP’yi aklama araçlarına dönüştürülmüştür. Medyanın neredeyse yüzde sekseni bu haldedir.
Yüzde seksenlik alan, her türlü tezgâha adeta evsahipliği yapmaktadır. “AKP’yi savunacağız, AKP’nin karşısında olanları bitireceğiz” diye, adeta hokkabazlık, sihirbazlık gösterileri sunmaktadırlar.
Bu gazeteleri okumaya, televizyonları izlemeye inanın insan tiksiniyor…
AKP saltanat, makam ve para için her şeyi yapacak durumda olduğu için, yıpranmayan kurumun kalmaması da gayet doğaldır.
AKP, tüm kurumları yıprattığı gibi toplumu da çok kötü şekilde paranoyak yapmıştır. Toplum artık kendini güven içinde hissetmemekte ve geleceğe karamsar bakmaktadır.
Toplum bugün kaos içindeyse, toplum cinnet geçiriyorsa bunun tek sorumlusu AKP’dir.
Sözde en iyi Müslüman olanların(Allah’ın bileceği bir konu hakkında, kendileri aklınca bu pozu veriyorlar) iktidarında, yüzyılın kokuşması yaşanıyorsa, bu çelişkiyi kim nasıl, izah edecektir?
Bırakın en iyi Müslüman olmayı, Müslüman olduklarına dair bir tane olumlu hareketi olmayanların toplumun dini duygularını sömürüp, toplumun yapısını da bozması, en büyük tartışılması gereken konudur.
Yıprattıkları makamlara da, İslam değerleri üzerinden saldırıyorlar ama kendileri de Hıristiyan-Yahudi projelere hizmet ediyorlar. Müslüman’ın malını yağmalıyorlar, Hıristiyan ve Yahudilere peşkeş çekiyorlar.
Müslümanlık adına sağa-sola saldırıyorlar ama ABD ve AB’ye hizmeti ibadet biliyorlar…
AKP’nin her yanı çelişkidir, her adımı Türkiye için zarardır. O yüzden, Türk milleti kendini ve Türk devletinin kurumlarını kurtarmak istiyorsa, ilk fırsatta AKP’den kurtulmalıdır. Türkiye’nin buna çok acil ihtiyacı vardır.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
18 Mayıs 2008 16:53 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
ertuğrul özkök'ün cinliği
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul özkök’ün, Muğla Akbük’te 1. Derece Doğal Sit Alanı’ndaki denize sıfır yalısının kaçak olduğu ortaya çıktı. İlk hali yağhane olan tarihi eser niteliğindeki bina, Ertuğrul özkök tarafından satın alındı. Bina özkök tarafından illegal bir şekilde kaçak yalıya çevrildi.
Yağhaneyi kâşâneye çeviren girişim 1992’de başladı. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul özkök, 1992 yılında Muğla merkeze bağlı Sarnıç Köyü Akbük Mahallesi’nde, muhteşem bir koyda bulunan eski yağhaneyi satın aldı. Bina Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu tarafından 1986’da 1. Derece Sit Alanı ilan edilen bölgede bulunuyordu. Zeytinden yağ çıkarılmak üzere kullanılan ve tarihi eser niteliğindeki bina, 1987 yılında çıkarılan imar affından faydalanılarak lokanta olarak kullanıldı ve bina ile ilgili lokanta olarak düzenlenmek üzere inşaat ruhsatı çıkarıldı.
özkök, 2981 saylı imar affı kanunun 20. maddesinde imar affından faydalanılma amacının değiştirilemeceği yönündeki hükme rağmen, lokanta ruhsatı alan binayı lüks bir villaya çevirmeye başladı. üstelik bu iş için kaçak inşaat çalışmaları yaptı.
öZKöK’E SUçüSTü
Kaçak olarak binayı restore eden, çevresini duvarla çeviren ve havuz yapan özkök’e, şikâyet üzerine olay yerine gelen Yerkesik Belde Belediyesi ekipleri tarafından suçüstü yapıldı. 1998 yılında Kaçak inşaat mühürlendiği gibi, bir de para cezası kesildi. Ayrıca yıkım kararı alındı.
ŞüPHELİ “OLABİLİRLİK” BELGESİ
Daha sonra yapılan inşaat çalışmaların yasal kılıfa büründürülmesi için Muğla Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’na başvuran özkök, ilk toplantısının başkanlığını Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Oktay Ekinci’nin yaptığı kurulun ikinci incelemesi sonrası iskan izni için Anıtlar Kurulu’ndan “olabilirlik” belgesi aldı.
Muğla Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun kararı ardından iskan izni için özel çevre Koruma Kurulu’na gönderilen dosya buradan veto yedi. Kurul, yürürlükteki plan hükümleri, mevzuat ve inşat ruhsatı uyarınca yapının ancak basit onarım yapılarak lokanta olarak kullanabileceği, ruhsata konu yapılacak işlemlerde yeni plan hükümleri geçerli olacağından ve Kıyı Kanunu ile ilgili plan hükümleri uyarınca bu alanda yapılaşma hakkı bulunmadığından iskan izni verilemeyeceğini belirtti.
“İSKAN İZNİ MüMKüN DEĞİL”
Muğla İl Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü yazısında ise özel çevre Koruma Müdürlüğü’nün yazısına atıfta bulunularak, Anıtlar Kurulu kararına Bayındırlık ve İskan Bakanlığı il temsilcisinin şerh koyduğuna işaret edildi ve sözkonusu parselde yapılan inşaat uygulamalarının basit tamirat kapsamında değerlendirilemeyeceği, bu bağlamda iskan izni verilmesinin mümkün olmadığı ifade edildi. Bayındırlık ve iskan uzmanları Ertuğrul özkök’ün iskan izni olmayan villasını en kısa zamanda boşaltarak kullanım amacı doğrultusunda lokantaya çevirmesi gerektiğini ya da tahliye etmesi gerektiğini söylediler.
YALIYA PAHA BİçİLEMİYOR
Ertuğrul özkök’ün Akbük’teki yalısı Türkiye’nin ender güzellikteki doğa harikası bir koyunda bulunuyor. özellikle konumu açısından paha biçilemeyen yalıya özkök ailesi senede sadece birkaç haftasonu uğruyor. özkök’ün yazılarına konu ettiği yalıya denizuçağı ile gelip gittiği çevre sakinlerince anlatılıyor. Aydın Doğan’ın da sık sık uğradığı yalıda geçtiğimiz yıl Aydın Doğan ve Güneri Cıvaoğlu’nun da katıldığı bir parti verildiği öğrenildi. Akbük sakinleri özköklerin yalısını “Beyaz Saray” diye nitelendiriyor.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
18 Mayıs 2008 16:35 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
ahmet türk: “pkk kürtlere zarar veriyor”
18-Eylül–2007 tarihinde “Esir ve Köleler Kurtarılmalı” başlıklı bir yazı yazmış ve DTP’li birçok siyasetçi ve partilinin PKK’nın elinde esir ve köle olduğunu, devletin bu konuda ciddi bir proje gerçekleştirerek, bu esir ve köleleri, PKK’nın elinden kurtarması gerektiğini vurgulamıştım.
O yazı içerisinde, DTP Grup Başkanı ve Mardin Milletvekili Ahmet Türk’le ilgili de şöyle bir tespit yapmıştım:
“Türk Devleti öncelikle büyüklüğünü göstererek, DTP'lileri (AB)-(D)ullah Öcalan'ın elinden kurtarmalıdır.
O ruh hastasının elinden kurtarılacak her DTP'li belki de hatalarının farkına vararak, Öcalan'la birlikte Türk milletine acı yaşatma ortaklığından vazgeçecektir. DTP’liler belki iç dünyalarında, devlet tarafından uzatılacak bir el beklemektedir. Yoksa toprak ağası olan, şatolarda yaşayan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ün ruh hastası (AB)-(D)ullah Öcalan ile ne işi olabilir? Devleti yönetenler, bunlara tavizler vermek yerine, olaylara bu yönden bakarak çözüm yolları aramalıdırlar.”
Ahmet Türk, sanırım ruh hastası (AB)-(D)ullah Öcalan’dan kurtulmaya karar verdi ki, çapulcu Celal Talabani'nin örgütünün resmi internet sitesine verdiği özel demeçte, "Açık ve net söylüyorum. PKK'nın silahlı mücadelesi Kürt halkına zarar veriyor. Eğer bu konuda fazla ısrarcı olursak halkımızdan koparız" dedi.
Ahmet Türk’ün “PKK Kürtlere zarar veriyor” demeci çok önemlidir. Bu demeç üzerinde durulmalı ve DTP içinde, PKK tarafından esir tutulan kölelerin olduğuna dair bir mesaj verildiği anlaşılmalıdır.
Ahmet Türk, sonradan “PKK Kürtlere zarar veriyor” şeklinde bir demeçte bulunmadığını söylese de, bu ifadelerin ses kaydı, Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin (KYB) resmi internet sitesinde mevcut bulunmaktadır.
Ahmet Türk, PKK elinde esir ve köle olmanın psikolojisinde yine bir korku ve tedirginlikle inkâra kalkışıyor ama “PKK Kürtlere zarar veriyor” ifadesi, PKK adına siyaset yapan DTP çatısı altından çıkmış tarihi bir sözdür.
PKK’nın, Türk Milleti’nin bir parçası olan Kürtlere verdiği zararlar, tarihi gerçeklerle zaten ortadadır.
Ahmet Türk’ün “PKK Kürtlere zarar veriyor” sözü malumu ilandan başka bir şey değildir. Ama PKK elinde esir ve köle durumunda olup da, bunu söylemek cesaret isteyen bir durumdur.
(AB)(D)ullah Öcalan’ın ömrü, Türk milletine karşı kahpelik ve alçaklık yapmakla geçtiği gibi, en çok da Kürtlere zulümlerle, kötülük yapmakla geçmiştir.
Bu kahpeler, on binlerce askerimizi, polisimizi şehit ettiği gibi, on binlerce masum ve mazlum Kürtleri de okulunda, camisinde, fabrikasında öldürmüştür.
Öyle ki, (AB)(D)ullah Öcalan denen ruh hastası kahpe, bir dönem PKK’nın siyasi uzantılığını yapan partiye destek isterken “HEP’e destek vermeyen Kürdün tavuğuna kadar öldürün” emri veren canidir.
O ruh hastası, PKK militanlarına “Otoritemizi kabul etmeyenlerin evdeki faresine kadar başını ezin, göçertin.
O topraklarda tarafsız kimse olmaz, ya bizdendir yada düşman” şeklinde talimat vererek, emperyalizmin kucağına oturarak, Kürtleri nasıl kanlı planları için kullanmaya ve sindirmeye çalıştığını göstermişti.
Kürdün, evindeki tavuğuna, faresine kadar bu kini taşıyan APO’nun, Kürt kökenli insanlarımıza neler yaptığı arşivlerde bulunmaktadır.
“PKK Kürtlere zarar veriyor” diyen Ahmet Türk, doğru bir tespit yapmıştır. Keşke bu doğru tespitinde devam etse, hiç değilse şu saatten sonra soyadına yakışır bir düşünce tarzını benimsese… Kazanan Türk milleti ve hatta en çok Kürtler olacaktır.
“PKK Kürtlerin hakkını savunuyor” diyen kim varsa da, onlar hem Türk milletine, hem Kürtlere en büyük kahpeliği yapıyor ve zarar veriyor demektir.
Türk milletinin kardeşliği, birliği ve bütünlüğü için Türk-Kürt el-ele vererek, PKK denen pislikten kurtulmalıdır.
Türk Devleti, pisliği kökten temizleme konusunda akılcı, mantıklı projeler üretmelidir. Tekrar tekrar söylüyorum PKK’nın elindeki tarif ettiğim esirler, köleler kurtarılmalıdır.
Ama her şeyden öte, ”Sayın Öcalan” diyebilen, PKK’nın kavramlarını iktidarlarında hayata geçirmeye çalışan, “Kürdistan’dan gelen bilgiler bizi memnun ediyor” diyen, ”Türkiye, 36 etnik kökenden oluşan mozaiktir.” diyen, Apo’yu idamdan kurtardıkları yetmiyor gibi, İmralı’dan bile çıkartacakken yakalanan, Diyarbakır’ı ABD’nin projesi çerçevesinde, merkez yapacağını söyleyen, Türk kimliğine savaş açan, Barzani ve Talabani dostluğunu her şeyin üzerinde gören bu iktidardan kurtulmanın, mantıklı projeleri hayata geçirmenin başlangıcı olduğunu da herkes anlamalıdır.
Türk milletinin ayrılmaz bir parçası olan Kürtlere en büyük iyilik, PKK’ya bu şekilde taviz veren iktidardan kurtulmak ve PKK’ya hizmet verir durumdaki DTP’nin içindeki esir ve köleleri kurtarmak olmalıdır.
ABD ve AB yörüngesinde siyasi uydu gibi çalışan AKP ve DTP’den Türk milletinin kardeşliğine, birliğine daha fazla zarar vermemeleri adına kurtulmak mecburiyettir.
Bunu sağlayacak da, Türk Milletinin kardeşliğinin sarsılmaz birlikteliğidir.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
18 Mayıs 2008 16:33 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
artık vatandaşa çuval geçiriyorlar
Adı Ertuğrul Sağlam…
Beşiktaş’ın Teknik Direktörü olan değil, ”Dar gelirliyi perişan ettiniz” diyerek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdiği için Başbakanlık korumalarının resmi aracında başına çuval geçirilip dövülen Antalyalı vatandaşın adıdır.
“Vatandaşın iradesini aşağılıyorlar” diyerek, bir manken ve bir piyanistin peşine düşüp siyasi rant toplamaya çalışan AKP iktidarının icraatı işte budur.
Bu ülkenin Başbakanı toplumun her kesiminden vatandaşa hareket etmiş bir sicil sahibi. Korumaları da onu eleştirenleri saatlerce dövebilecek yetenek sahibi.
Halkı döverler, halka hakaret ederler, halka tepeden bakarlar ama “Halkçı” pozlarından yanlarına yaklaşılmaz…
“Demokrasiyi, özgürlüğü, millet iradesini, halkçılığı” dillerinden düşürmezler ama kendilerini en ufak bir şekilde eleştiren halkın bir ferdini de ellerindeki devlet imkânları kullanarak, anasından doğduğuna pişman ederler…
Vatandaş Ertuğrul Sağlam’ı da ,”Asgari ücretliyi perişan ettiniz” dediği için anasından doğduğuna pişman etmişler…
Bu devran hep böyle gidecek sanıyorlar, ’zulmedecekler’ ama hep iktidarda kalacaklarını sanıyorlar…
Halkı bunca yıl kandırdılar. Allah’ı nasıl kandıracaklarını sanıyorlarsa…
Siyasi erdemden, siyasi ahlaktan, siyasi dürüstlükten zerre nasiplenmez mi insan?… Ne demiş Mevlana: Testiyi denize daldırsan da, hacminden fazlasını almaz.
Siyasi hacmi bu kadar olanlardan da, hiç bir şey beklemiyoruz zaten…
Fakat; aldatarak, kandırarak oyunu aldıkları halka da bu şekilde zulüm etmelerine seyirci kalamayız.
Bir mankenin sözlerinin peşine “halkı aşağılıyor” diye düşen AKP’liler, bu konuda konuşmaya hakları var mıdır?
Eskiden vatandaşa “Ananı al git lan, sahtekâr, cibilliyetsiz vb.” gibi sözlerle hakaret ediyorlardı, şimdi direkt dövmeye başladılar.
Çünkü, kimin verdiği şüpheli olan %47 oya güvenerek, bu ülkeyi çiftlikleri, vatandaşı da koyun sürüsü sanmaktalar.
Ve artık, hizmet ve dua ettikleri Amerikan askerlerinin işgal ettikleri yerlerde masum ve mazlum insanlara uyguladıkları çuval geçirme modelini örnek alarak, kendilerini eleştiren vatandaşlara da o modelle dayak atıyorlar. 11 Türk askerinin başına da çuval geçirmişlerdi, o zaman da AKP iktidarı bu olaya sessiz kalmış ve hatta abuk-sabuk açıklamalarla, neredeyse bu olayı meşrulaştırmışlardı.
Vatandaş Ertuğrul Sağlam’a da, Başbakanın korumaları o şekilde, başına çuval geçirerek şiddet uygulamışlar… Türk askerinin başına çuval geçirilmesine sus ama kendini eleştiren vatandaşın başına çuval geçirerek dayak at, küfür ve tehdit et…
Recep Tayyip Erdoğan’a ”Asgari ücretliyi perişan ettiniz” demesinin bedelini vatandaşa bu şekilde ödetmişler…
Ne ilginçtir, biz bu haberi AKP’ye birçok konuda destek veren, AKP’den yana “Taraf” olan bir gazetenin manşetinden “Başbakanlık aracında çuvallı dayak” şeklinde okuduk, öğrendik…
Geçtiğimiz yıllarda da, aynı korumalar, arabasının içinde Başbakanlık konvoyuna “Bozkurt” işareti yaptı diye, arabasından indirip, vatandaşın birini de dövmüşlerdi. O zaman başa çuval geçirmeyi denememişlerdi ama artık yeni yeni fanteziler denemeye başlamışlar…
Ülkenin başına çuval geçirten bunlar, vatandaşın başına da çuval geçirmeye başladıysa, diktatörlük adımları da başlamış demektir.
AKP saltanatı, kendi diktatörlüğünü de kurmaya başlamıştır.
Bu adamları, halen “halkçı” diye pazarlayanları gördükçe resmen tiksiniyorum… Bu adamlar, halkla, milletle alakalarının olmadığına dair daha ne yapacaklar, milletimiz ne zaman uyanıp da bunların “bu milletten olmadıklarını” anlayacaklar, onu da çok merak ediyorum…
Vatandaşın milli kimliği ile oynayan AKP, vatandaşın hakkını yiyen AKP, vatandaşa hareket edenler AKP, vatandaşın başına çuval geçirip, döven AKP, halkın geleceğini ABD ve AB’ye peşkeş çeken AKP... ama “halkçı” diye pazarlanan yine AKP…
AKP’yi “halkçı” görenlerin akıl sağlıklarının ne derecede olduğunu öğrenmeye bile ihtiyaç duymuyorum… Sadece Allah akıl, fikir versin diyorum…
Halkçılar artık vatandaşa çuval geçirip, dövüyor… Gerçi bu millet alışık, AKP’nin “Eşbaşkanlık” yaparak hizmet ettiği patronu ABD de Türk askerinin başına çuval geçirmişti…
Çağın modası çuval.. AKP de modaya uyuyor… Tıpkı “eşbaşkanlığını” yaptıkları BOP’taki patronları ABD gibi...
Türk milleti artık bunları tamamen anlamış ve öğrenmiştir. Darısı anlamayan ve göremeyenler için…
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
18 Mayıs 2008 08:43 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
ruhban okulu neden açılmamalı?
Heybeli Ada Ruhban Okulu 1971'de "Özel Yüksek Okulların Kapatılması" hakkındaki kanun yürürlüğe girince, Milli Eğitim Bakanlığı'nca kapatıldı. 1884'te Patrikhane'ye bağlı bir lise olarak açılan Heybeli Ada Ruhban Okulu 1951'de Patrik Athinagoras tarafından ruhban yetiştirmesi için özel yüksek okula dönüştürüldü.
Bugüne kadar Yunanistan'daki Yunan kamuoyu, Amerika'daki üç milyon Ortodoks Hıristiyan Rum'un oluşturduğu kamuoyu, bugün de Patrik Varthelemeos Ruhban Okulu'nun yeniden faaliyete geçirilmesi için Türkiye'ye baskı uygulanması için vargüçleriyle çalışmaktadırlar.
İstanbul Patriği ve Yunanistan neden Heybeli Ada Ruhban Okulu'nun açılmasını istemektedir? Bu sorunun cevabı okulun kuruluş amacında şöyle ifade edilmiştir; "İstanbul'daki Fener Patrikhanesi'ne din adamı yetiştirmek için..." ilk bakışta amaç sadece İstanbul'daki Patrikhane'ye din adamı yetiŞtirmek olmasına rağmen, esas amaç bütün Dünya Ortodokslarına üst düzeyde kiliselerde görev alacak Türk düşmanı ruhban yetiştirmektir.
Ayrıca önemle belirtmeliyiz ki, dünya ve Türk kamuoyunun yakından tanıdığı Türk düşmanı Kıbrıs Papazı Makarios ve eski Kuzey-Güney Amerika Başpiskoposu Yakovos'un Amerika'daki Türkiye aleyhine Lobicilik faaliyetlerini düşününüz. Bugünkü İstanbul Patriği Varthelemeos'ta bu okulda yetişmişlerdir. Varthelemeos Türk kamuoyundan gizlemeye çalıştığı "dünya Ortodoksları'nın Ruhani lideri-ekumeniklik" sözde sıfatıyla gittiği ülkelerde siyasi içerikli konuşmalar yaparken, 1994 yılında Avrupa Parlamentosu'nda bir temsilcilik açma teşebbüsünde de bulunmuştur. Fener Patriği Varthelemeos seyahatlerini Yunan devletinin kendisine tahsis ettiği "sarı zemin üzerine siyah renkli çift başlı Bizans kartalı" yerleştirilen Yunanistan Olimpik Hava Yolları'na ait uçaklarla gerçekleştirmektedir. Yine "din, çevre ve Karadeniz tehlikede" adlı sempozyum çerçevesinde 28 Eylül 1997 tarihinde Selanik'te Varthelemeos devlet töreniyle Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos tarafından "devlet başkanı" gibi karşılandı ve Bizans bayrağı yine her yerdeydi.
Yunanistan'da Bizans İmparatoru Koltuğunu vekaleten Patrikhane'nin temsil ettiği varsayılarak, Varthelemeos devlet töreni ile karşılanmaktadır, Yunan ETl, ET3 televizyonları patrik Vartheleıııeos'un bu ziyaretini naklen verdi. Selanik'e Varthelemeo~ ile beraber sırasıyla Sırbistan, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan kiliselerinin patrikleri de geldi. Yunanistan tarafından Varthelemeos'a Eleftherios Venizelos gemisi tahsis edildi. Uzülerek izlemekteyiz ki, bu girişimlerinde patriğe iş adamı Rahmi Koç'ta destek vermektedir. 1 Ocak 1997 tarihli Milliyet gazetesinde öğrendiğimize göre, "Koç, Selanik'e yatırım hazırlığında"dır.
Türkiye'deki hükümet ve kamuoyu sanki Ruhban okulu'nun açılabileceği izlenimini vermektedir. Türk basınından, kamuoyundan ve en önemlisi de 28 Aralık 1997 tarihli Hürriyet'ten öğrendiğimize göre, Dışişlerinin hükümete verdiği tavsiyelerden de Ruhban okulu'nun açılmaması için herhangi bir tavsiyenin ve itirazın yapılmaması düşündürücüdür.
Oysa Lozan Barış andlaşmasında İstanbul Rumları icin sayılan haklardan Batı Trakya Müslüman Türkleri'ni de yararlanacağı 45. maddede garanti altına alınmıştır.
Batı Trakya'da Ruhban Okulu ayarında bir okul açılmadan ve Batı Trakya Türklerinin Okullarına tamamen Yunanlı öğretmenler tarafindan öğretmen yetiştiren Selannik Özel Pedagoji Akademisi KAPATILMADAN, Rhban Okulu'nun açılmasına izin VERİLMEMELİDİR.
Geçmişte Yunanistan'ın, yeniden NATO'ya kabul edilmesinde, Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne tam üyeliğinde ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bankası'nın Selanik'e gitmesindeki gibi elimizdeki kozları hiçbir kazanım elde etmeden lütfen çıkarmayalım.
Eğer patrikhane din adamı sıkıntısı çekmekte ise, Batı Trakyada hem din adamı hem öğretmen sıkıntısı cekilmektedir. Batı Trakyada bu sıkıntıları önlemek için Ruhban okulu ayarında bir okulu Gümülcine'ye açmak gerekmektedir.Bu gerçekleşmeksizin Ruhban okulunun açılması Batı Trakya Türklerini Yine üzecektir.
Batı Trakya'ya vize alamadıkları için Türkiye'den Diyanet İşlerinden din adamı gidemezken, Yunan Gümrük kapısından geri çevrilirken,(Bkz.22 Mart 1991 tarihli ve 639 sayılı İLERİ Gazetesi,Gümülcine)Türkiye'ye her sınıftan Yunanlı ve din adamı gelerek patrikhanede ayin yapabilmekte ve bu ayinleride Yunan televizyonları naklen vermektedir.Aynı hoşgörüyü Yunanlılar acaba gösterir mi?Batı Trakya'dan Türk televizyonları böyle bir canlı yayın veya camilerden böyle bir canlı yayın yapılabilir mi? Yunanistan izin verir mi? Cevabımız kesinlikle izin vermez olacaktır.Batı Trakya'ya ziyaret vizesi dahi vermeyen, Türk televizyonlarına camiden veya başka bir yerden nakle yayın izni hiç verir mi?
İstanbul'daki patrikhane bir Türk kurumudur ve Türk yasalarına tabidir.Heybeli Ada Ruhban Okulu "açılmazsa Patrikhane Türk vatandaşı din adamı yokluğundan kapanır".İstanbul'daki Patrikhane kapanmamalıdır, çünkü kapanırsa, kontrol edemeyiz ve dışarıda aleyhimize faliyet gösterirler" iddiaları ve gerekçeleri patrikhane sevenleri tarafından ileri sürülmektedir.
Oysa patrikhane bir Türk kurumu olarak ve Türk yasalarına bağlı olmasına rağmen geçmişte de, bugünde Türk Devletinin menfaatleri aleyhinde faaliyette bulunmakta ve bizde seyirci kalmaktayız. Bu konuda örnekler çok, ancak sadece iki örnek vermekle yetinecegiz. İlk örneğimiz eski tarihlerden ve Amerika'daki Türk alehtarlığı Lobiciliğin başı olan ve herkesin tanıdığı Yakovos'tur.Yakovos Türk vatandaşı İstanbul Rum'u olup, İstanbul Patriği Athenagoras tarafından Amerika Mitropolitikliğine atanmıştır. Amerika'da Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunmuştur.Türk vatandışlığından çıkarılmış ancak faaliyetlerine devam etmiştir.Turgut Özal, Yakovos'un Türkiye'ye gelebilmesi için izin çıkarmıştır.Yakovos hala Türk aleyhtarı faaliyetlerine Amerika Birleşik Devletlerin'de devam etmektedir.İkinci örneğimiz Kardak krizinde Yunan Bayrağını İkizce adalarına, Kilimli (Kalimnos) papazının diktiğini televizyonlardan defalarca izledik.Kilimli Adası,Oniki Adalar'a bağlı küçük bir adadır.Oniki Adalar Mitropoliti ile Kuzey-Güney Amerika Başpiskoposunu İstanbul Patriği tayin etmektedir.Yani Oniki Ada ve Amerika Birleşik Devletleri Papazları İstanbul Patriğine Bağlı olup, Atina'daki Serafim'e bağlı değildir.
Atina'daki kilise bağımsız(aktokefal)'dır.Yani İstanbul'daki patriğe bağlı değildir. Hatta İstanbul Patriğiyle araları şimdilik açıktır.Atina'daki Serafim'le Patriğin arasının açık olması, Yunanistan'ın, Yunan idaresinin Fener Patriği'nin bütün dünya Ortodoks Hristiyanlarının başı, ekumenik olmasını istemiyor alamına gelmemektedir. Bu kanaatimizce şimdilik bir iç cekişmedir.Zamanı gelince ve Serafim'in görevi sona erince iç çekişmelere de,Yunanistan Atina kiliselerinin bağımsızlığıda bitecektir diye düşünmekteyiz. Böylece asıl amaç ve hedefleri, bütün dünya Ortodoks Hıristiyanlarının dini lideri olma rüyaları da Atina kilisesinin bağımsızlıgını da ortadan kaldırarak gerçekleştirecektir. Zira İskeçe metropoliti, İskeçe'de yeni inşa edilen Metropolitliğin açılış törenine İstanbul Patriğini davet etti ve patrik bu davet üzerine 30 Eylül 1997 tarihinde İskeçeye giderek açılışı bizzat yaptı.Bu arada Yunan devletinin laik olmadığını, dinin Ortodoks Hıristiyan olduğunu belirtmeden ve İskeçe'de,Gümülcine'de cami inşaası,tamiri için izinlerin İskeçe ve Gümülcine Mitropolitleri tarafından verildiğinide belirtmeden geçmemeliyim.
Lozan Barış görüşmelerinde Türkiye patrikhanenin kapatılmasını istemiştir. Ancak Yunanistan'ın ve konferansa katılan diğer ülkelerin itirazlarıyla karşılaşmıştır. Tüm çabalara rağmen patrikhanenin kapatılması sağlanamamıştır. Eğer bugün Heybeli Ada Ruhban Okulu açılmazsa patrikhane papazsız kalacaksa veya kapanacaksa bu bizi Türkiye olarak ilgilendirmemeli Lozan Barış Antlaşması'na göre, İstanbul'daki patrikhane sadece Istanbul il sınırları içerisindeki Rum cemaatinin ruhani lideridir. İstanbul'daki Rum cemaatinin iki-üç bin kişi civarında olduğu Yunanlılar ve Rumlar tarafından iddia edilmektedir. Bu da İstanbul'daki patriğin ve kiliselerinin cemaatsiz olduğu anlamına gelir. İstanbul Rumları bir yandan iki-üç bin kişi kaldıklarını, cemaatlerinin kalmadığını iddia ederken, diğer taraftan da Ruhban Okulu'nun açılmasını istemektedirler. İşte bu düşündürücüdür. 1923 Lozan Barış Antlaşması'yla Türkiye'den cemaatleri gitmiş olmasına rağmen bugün hala Bergama, Efes ve diğer bazı bölgelerin Metropolitlerinin Istanbul'da Patrikhane'de görevlerinin başında bulunmaları da ayrıca düşündürücüdür.
İstanbul Patriği Varthelemeos, Ruhban Okulu'nun açılnıasını gündeme getirdiği Amerika Birleşik Devletleri gezisinde Yunanlılara Yunanca olarak yaptığı konuşmasında Yunan ETl televizyonunda aynen şunları söyledi: "Dün (24 Ekim 1997) tarihinde Washington'da Beyaz Saray'da ve Kongre'de genç Yunanlılarla karşılaştım, gördüm ve kendileriyle gurur duydum."
İstanbul Patriği'nin konuşmalarından, hal ve hareketlerinden iki amacı olduğu sonucunu çıkartmayız: a- Bilgilendirme, b- Uyarma ve bu taktiklerle ekumeniklik propagandasını yapma imkanı bulmaktadır. Yine bu vesileyle, İstanbul Patriği amacına ulaşmak için önümüzdeki günlerde dünya gündeminde kalabilmek için çağımızın önemli sorunlarıda olan işsizlik, uyuşturucu ve AIDS konularında çalışmalar, sempozyumlar yapacaktır.
Sonuç:
İki-üç bin kişi kaldıklarını, kiliselerinin cemaatsiz kaldığını iddia eden patrik bir yandan da Ruhban Okulu'nu açmaya çalışmaktadır. Cemaat yoksa bu okula ne gerek var? Okulun öğrencileri kimler olacaktır?
Batı Trakya'da cemaat olmasına, okullara ihtiyaç olmasına rağmen, örneğin; anaokullarına, ilköğretim okullarına, Liselere ve özel yabancı dil kurs okullarına ihtiyaç olmasına rağmen, Eğitim Fakültelerinden formasyon derslerini alarak mezun olan öğretmenler olmasına rağmen, Yunan idaresi tarafından Batı Trakya Türkü oldukları için kendilerine çalışma izni, okul açma izni verilmemekte, tarlada çalışmak zorunda bırakılmaktadırlar. Lozan Antlaşması'na göre sadece İstanbul Rumlarının dini lideri olması ve siyaset yapmaması gereken patrik, Türkiye sınırları dışına çıkınca hem siyaset yapmakta hem de "ekumenik" olduğunu iddia etmektedir.
Ruhban Okulu eğer açılacalsa, Batı Trakya'daki Eğitim, Müftülükler sorunu gündeme getirilmeli ve en önemlsi de Selanik Ozel Pedagoji Akademisi Kapatılmadan, Heybeli Ada Ruhban Okulu'nun açılması sözü dahi ağza alınmamalıdır. Eğer Selannik Ozel Pedagoji Akademisi kapatılırsa Heybeli Ada Ruhban Okulu ayarında Gümülcine'ye bir okul açılmadan, Ruhban Okulu kesinlikle açılmamalıdır.
Müftülükler konusuna gelince, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan antlaşmalara ve Yunanistan'ın çıkardığı 1920 tarihli 2345 sayılı yasaya rağmen hala Yunanistan'da müftüler ve başmüftü seçimi yapılmadı, özellikle başmüftü seçiminin yapılmamasının sebebi de kanaatimizce tamamen İstanbul Patriği'nin karşılığı olmasıdır.
Bu noktada hareket ederek, eğer Ruhban Okulu açılmazsa, patrikhane kapanacaksa, andlaşmalara rağmen Yunan idaresi tarafından müftülük seçimi, yıllardan beri de başmüftü seçimi yaptırılmadığı, Batı Trakya Müslüman Türklerinin hakkı olan başmüftü engellendiği için, bizde Ruhban Okulu'nun açılmasını engellemeliyiz. Bu fırsatı kaçırmamalıyız. Lozan'da da Yüce Atatürk'ümüzün amacı patrikhaneyi kapatmak değil miydi? Böylece Atatürk'ümüzün amacıda da gerçekleşmiş olur.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
16 Mayıs 2008 22:06 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
cinnet geçiren toplum
Geçtiğimiz gün bir TV kanalında “Gece Hattı” isimli haber programını izliyorum…
Haberler içinde bir haber var ki, insanın adeta kanını donduruyor… İnsanın o haberi izlerken kanının donmaması, gözyaşlarına hakim olması mümkün değil…
Toplumdaki maddiyata tapma, sevgisizlik olabildiğince hızla yayılıyor. Haber programındaki görüntüler, toplumun içinde bulunduğu çöküşü ve yozlaşmayı gözler önüne seriyor.
“İnsanlık ölmüş” dedirten o acı haber şöyle…
Ankara Keçiören’de bir kadına araba çarpıyor… Kadın orada vefat ediyor. Kadının cesedinin üzeri gazete kâğıtları ile örtülüyor. Kazadan sonra olay yerine kadının erkek kardeşi geliyor. Adamda ne bir üzüntü, ne bir gözyaşı, ne bir feryat, ne bir ağıt… Bunları gösteren hiçbir tepki yok…
Kazada hayatını kaybeden ablasının yanına gelen adam, cesedi örten örtüyü kaldırıp, kanlar içindeki ablasının kolundaki bilezikleri tek tek çıkarıp cebine koyuyor…
Adam o an sadece, ablasının üzerindeki kıymetli eşyaları toplama derdine düşmüş. O an tek derdi, tek kaygısı bilezikler.
Bu adamın ölen ablasına yapmış olduğu bu davranış “ölen insanlığını” göstermektedir.
Toplum her geçen gün maneviyatını kaybediyor, maddiyat için her şeyi yapabilecek hale geliyor.
“Para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi yapar” anlayışı toplumda yaygın bir anlayış haline gelmiştir. Bir adam kardeşine karşı sevgiyi, bağlılığı, merhameti, şefkati kaybettiyse, kardeşi ölünce sadece onun altınlarını düşünüyorsa, bu adamlar bir başkasına hangi gözle bakmaz?
Bu örnek toplumun bozulduğuna, kokuştuğuna ve felakete doğru sürüklendiğimize dair bir tek örnek değil tabii… Bu örnek okyanuslar içinde, sadece bir damla…
Günlük tüm gazeteleri, internet haber sitelerini takip eden, Türkiye’nin birçok yerinden gelen mahalli gazeteleri okumaya çalışan birisiyim. İnanın haberleri okurken, biraz direnç sahibi olmasanız insanın ruh sağlığını kaybetmemesi mümkün değil…
Annelerini, babalarını öldüren evlatlar, miras için birbirini öldüren aile fertleri, aile içinde ensest ilişkiler, adam öldürüp, insan eti yiyenler, ”yan baktın” diye işlenen cinayetler, spor sonuçları için birbirine dövenler ve öldürenler, on yedi aylık kız-erkek çocuklara tecavüz edenler, doksan yaşındaki ninelere tecavüz etmeye kalkışanlar, barış için dünyayı dolaşan turistlere tecavüz edip, öldürenler, doğan bebeklerini sokaklara atanlar, hırsızlar, ahlaksızlar, katiller…
Bunlar, toplumun sicil kaydına doldurulan eylemlerden bazıları…
Bu gidiş, hiç iyi bir gidiş değildir. Bu durumun sınırı olmadığı gibi, günden güne toplumun her yerini sarmaktadır.
Ülkeyi yönetenler, bu kokuşmuşluğa bir “dur” diyecek projeler üretip tedbir alması gerekirken, onlar habire “doğurun doğurun” mesajları veriyor. Böyle bir sicil kaydı bulunan toplumda doğan çocuklar, nasıl yetişecektir?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan denen zat-ı muhterem “aylardır 3 çocuk yapın” mesajı veriyor, geçtiğimiz gün de “Keşke 5-6 çocuğum olsaydı” diye bu meselede ısrarcı olduğunu gösteriyor.
Başbakanın çocuklarının hiçbirinin gelecek sıkıntısı, kaygısı yoktur. Elli çocuğu da olsa, hepsine bakacak kadar zengin ve imkânları olan biridir.
Fakat cinnet geçiren toplumun bireyleri bu durumda mıdır?
Toplumun sosyal haritasına şöyle bir bakın ve Recep Tayyip Erdoğan’ın isteğinin ne kadar içinin boş olduğunu anlayın…
Toplum günden güne bozulmaya yüz tutuyor ve adeta kokuşuyor… Ne gibi alt yapı hazırladılarsa, ”üç çocuk yapın” mesajlarını veriyorlar…
Türk milletinin dengesiz nüfus artışına değil, şuan öncelikli olarak sağlıklı, eğitimli ve ahlaklı bir topluma ihtiyacı vardır.
Böyle bir toplumu da, oluşturacak hükümetlerin aldığı tedbirler, eğitim çalışmaları, ekonomik iyileştirmeleridir.
Şehitlikleri bile satmaya kalkan hükümetle, ölen ablasına ağlamak, üzülmek yerine direkt kanlı kolundaki altın bileziklerine müdahale eden adam arasında doğrudan bir bağlantı vardır.
Her şeyi maddiyatla değer gören AKP, toplumu da kendi gibi düşünür hale getirmiştir.
“Babalar gibi satan” bakanlar, ”Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyen Başbakanlar, bu toplumun bozulmasında başaktör konumundadır.
Toplumdaki genel bozulmanın en önemli sebeplerinden birisi de gelir dağılımdaki adaletsizliktir.
Bu adaletsizlik özellikle AKP ile beraber zirve yapmış, toplum giderek fakirleşirken AKP’li üst yöneticiler ve yakınları dolar milyarderleri arasına girmiştir.
Bunlar “toplum ne kadar bozulursa, biz o kadar zengin oluruz” mantığıyla hareket etmekte, ahlaki hiç bir kural tanımamaktadır. Bakın çevrenize, AKP üst düzey yöneticisi olup da son beş senede zengin olmayan tek bir kişi var mı?
İnsanlar arasındaki sevgi ve saygı bağlarını üst seviyede bozan AKP’liler, Toplumdaki sevgiyi kaybettirdi… O sevgi tesis edilmezse bu memleket zor düzelir…
İşte haber programındaki, ölmüş ablasının kolundaki bilezikleri almaktan başka bir tepki vermeyen o adamın da suç ortağı “ülkeyi böyle idare” edenlerdir.
Her şeyden önce sadece cebini dolduran maddiyatçılardan kurtulmak lazımdır. Sevgi toplumu o zaman oluşur, memleket o zaman düzelir…
Yoksa bu gidiş, iyi bir gidiş değildir…
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
16 Mayıs 2008 22:05 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
“namerde muhtaç olmayalım” dedi akp’ye muhtaç oldu
Geçtiğimiz aylarda “AKP Tuncay Özkan’a, Tuncay Özkan AKP’ye Muhtaç” başlıklı yazılar yazarak, Tuncay Özkan’ın Kanal Türk Tv’yi kullanarak yapmış olduğu program ve mitinglerle, Türkiye’de kutuplaştırma yarattığı ve bu kutuplaşmanın, AKP’ye siyasi rant olarak geri döndüğünü vurgulamıştık…
Açık bir ifadeyle, Tuncay Özkan gibiler, gerçekte AKP’nin “gizli propaganda görevlileri” gibi çalışmakta olduklarını vurgulamıştık. AKP de, Tuncay Özkan gibilerin her türlü faaliyetinden oldukça memnundu.
Zıt kutupların kavgası olarak görülse de, AKP muhafazakâr aldatmaca ile Tuncay Özkan’ın sözde laiklik adına yarattığı atmosferi çok iyi kullandı.
Tuncay Özkan, AKP-CHP kutuplaşmasını toplumda monte etmek için kullanılan figürandı.
Tuncay Özkan, bu konuda adeta görevlendirilmiş gibi, başarılı bir rol oynamıştır.
Tuncay Özkan’dan yine niye mi bahsetme ihtiyacı duyduk?
Bunun sebebi, Tuncay Özkan’ın sahibi olduğu Kanal Türk televizyonunu, AKP’li işadamına satması olmuştur.
AKP’ye sözde muhalefet yapan Kanal Türk’ün, AKP’li medya ailesi içine katılması aslında, Tuncay Özkan ve ekibinin naylon muhalefetini gözler önüne sermiştir.
Tuncay Özkan’ın televizyon programlarına ve miting konuşmalarına bakanlar, Kanal Türk’ün AKP’li yapılmasını rüyasında bile hayal edemezdi. Ama bizim için sürpriz olmadı.
Çünkü biz aylar önce “AKP Tuncay Özkan’a, Tuncay Özkan AKP’ye Muhtaç” tespitini yaptığımız için, Kanal Türk’ün AKP’nin eline geçmesine hiç şaşırmadık… Şaşırmadık çünkü PKK’nın gazetelerinde genel yayın yönetmenliği yapmış kişileri alıp “sağ kolu” yapan adamın “laiklik ve Cumhuriyet” adına yaptığı her şeyin “bir yalan” olduğu” biliyorduk ve daha önce de bunu söylemiştik.
Ama Tuncay Özkan’ın peşine takılanlar, bu duruma oldukça şaşırmış durumdalar.
Tuncay Özkan’ın kurduğu “Bizkaçkişiyiz” platformu üyeleri, bu satış karşısında büyük hayal kırıklığı yaşamaktadırlar.
Tuncay Özkan ve ekibi “Bizkaçkişiyiz” platformu kurarak "NAMERDE MUHTAÇ OLMAMAK İÇİN 12..’YE SMS YOLLAYIN" propagandası ile yüz binlerce kişiden para topladı ve toplamaya devam ediyor ama Kanal Türk’ü, laiklik adına sözde mücadele ettiği AKP’ye satacak kadar muhtaçlık yaşamışlardır.
Şimdi para topladığı kişileri dolandırmış, aldatmış olmuyor mu? Dolandırılanlar, kandırılanlar şimdi Tuncay Özkan’a “dolandırıcılık davası” açmayacaklar mı?
Tuncay Özkan, ”Namerde muhtaçlık mı yaşadı?” yoksa bugüne kadar oynadığı rol burada mı bitti bilmiyoruz ama Tuncay Özkan’ın artık olmayan ciddiyeti, tamamen bitmiştir.
Özetle maskesi düşmüştür.
Laikliği kalkan edinen Tuncay Özkan, bugüne kadar söylemleri, eylemleri, mimikleri, duruşları, küfürleri, hakaretleri, savunmaları, karşı çıkışları ile hep AKP’ye hizmet etmişti. Gider ayak da laiklik adına onun peşine takılanlara, adeta fileleri delen gol atmıştır.
AKP’nin yetkililerini izlerken, hep Aziz Nesin’in muhteşem eseri olan, Kemal Sunal’ın başrol oynadığı “Zübük” filmi aklıma geliyordu… Şimdi Tuncay Özkan’la birlikte tekrar gözümde canlandı.
“Fareli köyün kavalcısı” misali, Kanal Türk aracılığı ile laiklik ve Cumhuriyet kavramları etrafında kalabalıkları toplayan Tuncay Özkan, “namerde muhtaç olmayalım” dedi, ama AKP’ye muhtaçlığı ile kendini tamamen bitirdi.
Tuncay Özkan ve ekibi AKP’nin fikirlerine karşı çıkıyor görüntüsünde AKP’ye çok iyi hizmet etti, şimdi de AKP’nin fikirlerinin propagandasının yapılacağı bir teslimatı gerçekleştirdi. Demek ki “laiklik ve Cumhuriyet” kavramları bunlar için “yüksek para” karşılığı satılabilecek kavramlardır?
AKP’nin, medyanın büyük bir bölümünü ele geçirmesi ve bu manadaki doyumsuzluğu, Tuncay Özkan’ın iştahını bile kabartmış ve paranın sıcak yüzüne yenik düşmüştür.
Tuncay Özkan, Kanal Türk’ü AKP’nin yayın organı olması için sattı satmasına da, AKP böyle bir isimle bu kanalın faaliyet sürdürmesine alerji duyacaktır.
“Türk” ismi onlardaki alerjiyi tetikleyecektir. Büyük bir ihtimalle kanalın ismini “Kanal Türkiyeliyiz” olarak değiştirme girişiminde bulunacaklardır.
“Türk değil, Türkiyeliyiz” düşünceli olan AKP’yi, satın aldıkları kanal ismi, şimdiden düşündürmeye başlamıştır.
‘Kanal Türk’ün alınmasından hemen sonra “Türk” alerjili AKP’nin beyin kadrosu muhakkak, kanalın ismi üzerinden değiştirmeye yönelik esprilere bile başlamışlardır.
Tuncay Özkan, sözde laikçilik, cumhuriyet adına kurduğu “Bizkaçkişiyiz” platformunu, bir anda “Bizkaçytleyiz” şekline dönüştürerek, bizlerin aylar önce kendisi hakkında yapmış olduğumuz tespiti haklı çıkarmıştır.
Tuncay Özkan, Kanal Türk’ün AKP’ye satılışı ile artık, tamamen öğrenilmiş bir insandır. Bu saatten sonra, AKP’den siyasete soyunabilir. Zaten AKP’ye en iyi hizmeti bugüne kadar “Cambaza bak” modeli ile çokca gerçekleştirdi.
Tuncay Özkan, namerde muhtaç olmayalım derken, AKP’ye muhtaç olmasının arka planı çok iyi çözülmelidir. İşte o zaman her şey daha iyi anlaşılacaktır.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
16 Mayıs 2008 22:03 · ÜLKÜCÜ
Başbuğ Türkeş’in Türk milliyetçilerine bıraktığı en büyük emanetlerden birisi MHP, diğeri de sizin Genel Başkanı olduğunuz Ülkü Ocakları’dır. Böyle kutlu bir emanete sahip çıkmak sizde nasıl bir sorumluluk duygusu yaşatıyor?
Bir kutlu emaneti sırtlayarak onu daha iyiye taşıma kaygısı, bu sorumluluk duygusunun başında geliyor. Herşeyden evvel merhum Başbuğumuzun bu kutsal emanetinin binlerce yıllık Türk tarihinin temel dinamikleri üzerine miras alınmış olması ve aynı zamanda da bu tarihi geçitte seleflerimizin manevi hatıralarının varlığı bu bakımdan oldukça mühim. Zira Ülkü Ocakları denildiğinde sadece 1960’lara uzanan bir dar zaman dilimi değil, Başbuğumuzun da emanet aldığı bir misyon akla gelmelidir. Bu misyon, Mete’den Bilge Kağan’a, Hoca Ahmed Yesevi’den Hacı Bektaş’a bir milleti derleyen toplayanların buluştuğu çatıyı ayakta tutma misyonudur. İnancımız ve imanımız gereği biz bu sorumluluk anlayışımızın bizim kader çizgimizde şaşmaz bir görev olduğuna inanmaktayız. Yine bu hususta feyzimizi merhum Başbuğumuzun şu sözlerinden almaktayız: “Vazifemiz; “Allah, hiçbir nefse taşıyamayacağı yükü yüklemez’ inancı içinde çalışan, yürüyen, bu insanların inançları ile istihza ve istiskal değildir. Onların yükünü omuzlamaktır. Onların haklarını çalanlarla; rızklarına, emeklerine el uzatanlarla mücadeledir.”
Milyonlarca Türk gencini bünyesinde barındıran, eğiten, onlara Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti kazandırmayı misyon edinen Ülkü Ocakları olarak, Başbuğ Türkeş’in mirasını yaşatmak için ne gibi faaliyetlerde bulunmaktasınız?
Ülkü Ocakları bilindiği gibi bir eğitim ve kültür vakfıdır ve faaliyetlerini bu iki alana yoğunlaştırır. Bu durum aslında ülkemizin ve toplumumuzun içinde bulunduğu şartlar da göz önüne alındığında bir gerekliliktir. Açıkça görülmektedir ki bu durumun başlangıç noktasında gençlik bulunmaktadır. Ancak kurtuluş ve yükseliş de yine gençlik ile olacaktır. Nitekim Başbuğumuz merhum Alparslan Türkeş Beyefendi, gençliği toplum yapısının temel güç, enerji ve ümit kaynağı olarak tanımlarken gençlikten beklentisini de şöyle açıklamıştır: “Biz Türkiye’de fikir, ruh ve beden sağlığı, fikri hür, vicdanı hür, ezilmeyen ve ezmeye hevesli olmayan yüksek bir iradeye sahip, devletin ve milletin geleceğini, sorumluluğunu taşımaya hazırlanan, nefsine güveni olan bir gençlik istiyoruz.”
Sayın Genel Başkan’ımız tarafından “Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız, Türk Milleti’nin hür geleceğinin teminatı” olarak tanımlanan Türk gençliği, bu sorumluluğu yerine getirebilecek bir gençlik modeli hedefinde bugün faaliyetlerini hızla devam ettirmektedir. Türk gençliğinin en önemli meselelerinden olan Türk kültüründen bihaber tamamen yabancı kültür öğeleri ile yetişme durumunu yok etmek, Ülkü Ocaklarının faaliyet basamağının en üst noktasındadır. Özellikle Batı tarafından dayatılan ve Batının temel değer ve yargılarını taşıyan kavramlarla düşünce hayatından soyutlanmaya çalışılan Türk gençliğinin bu anlamda milli bir düşünce yapısıyla yoğrulması Türk toplum ve devlet yapısının devamı için önemlidir.
Ülkü Ocakları bu milli ülkü hedefini gençlere aşılamaya çalışırken diğer taraftan da gençlerimizi çağın gerekliliklerine uyacak şekilde ileri düzeyde bir mesleki ve entelektüel birikime sahip olmaları için faaliyetlerini yönlendirmektedir. Bu amaca yönelik eğitim ve kültür faaliyetleri Ülkü Ocaklarının faaliyet alanını belirlemektedir.
Türkeş çizgisinde, MHP ve Ülkü Ocakları’nı yaşatan Türk Milliyetçiliğinin Lideri Devlet Bahçeli’nin sizlere işaret etmiş olduğu yolu ve bu yolda vermiş olduğu milli haritayı anlatır mısınız?
Türk Milliyetçiliği hareketi sistematik bir fikir sistemine dönüştüğü süreç ile birlikte Türk Milliyetçiliği ve onun çelikleşmiş hali olan Ülkücü Hareket, Türk milletini hak ettiği seviyeye çıkarma hedefinden şaşmamıştır. Liderimiz, gençliğimizin milli ve manevi değerlere sahip bir halde, bilgiyle donanmalarını ve çağın yeniliklerini takip ederek kendilerini yetiştirmelerini arzu etmektedir. Bu çerçevede de bizlere yol göstermekte ve ufkumuzu genişletmektedir. Sayın Genel Başkanımız Devlet Bahçeli Bey’in bu hedefi “2023 Lider Ülke Türkiye” olarak daha da somutlaştırmıştır. Cumhuriyetimizin 100. yılında Türk milletini ve Devletini hem toplumsal bütünlük, refah ve hürriyet açısından hem de milletlerarası arenada saygınlık ve yeri bakımından layık olduğu yere çıkarmak, Ülkücü Hareketin yol haritasıdır. Bu harita aynı zamanda Türk gençliğinin bugününü, yarınını ve varoluş sebebini açıklayan bir hedeftir. Sayın Genel Başkanımızın verdiği bu milli harita hedefe nasıl kavuşulacağını ve aynı zamanda hedefin nasıl yaşanacağını göstermektedir. İlk olarak Ülkücü Hareket ve tabii ki Türk milleti bu milli ülkünün etrafında birleşmelidir; bu milli ülkü ile pişmelidir. Türk toplum ve kültür yapısını maddiyat üzerine kurulu “tüketim kültürü” pençesinden kurtarmak da haritanın en önemli aşamalarındandır. Türk gençliği bu pençe altında yok edilmeye çalışılmaktadır. Damarda akan kan gibi bedene hayat ve enerji taşıyan, milleti ayakta tutan gençlik bu milli haritada yerini almalıdır. Ülkü Ocakları da bir önceki sorunuzda verdiğimiz cevapta da görüldüğü gibi Türk gençliğinin “2023 yolunda” beklediği ahlak ve hedef doğrultusuna yöneldiği kurum olduğunun şuuruyla “2023 haritasını” benimsetmektedir.
Türk milliyetçiliğinin Bilge Lideri Devlet Bahçeli, Türk gençliğinin önüne 2023 vizyonu koyarak, dünyada her yönden Lider Türkiye ülküsüne uygun genç beyin yetiştirme anlayışını Türk Milliyetçiliğinin olmazsa olmaz şartı olarak görmektedir. 2023 vizyonuna yönelik genç yetiştirme noktasında, Ülkü Ocakları’nın sorumluluklarını biraz izah eder misiniz?
2023 Vizyonu, Liderimiz Devlet Bahçeli Bey’in “ülkücülüğümüze” yaptığı tanımın hedefleşmiş somut halidir. 2023 vizyonu Türk milletini en kısa zamanda modern uygarlığın belirleyicisi haline getirmektir. Ülkü Ocaklarının en büyük sorumluluğu Türk gençliğini bu süreç için yetiştirmektir. Bu yetiştirme sürecinin birinci aşaması da gençliğe bir fikri şuur aşılamak; Türk milliyetçiliğini gençler için bir “düşünce sistemi” haline getirmektir. Türk Milliyetçiliği fikir sistemi gençlerimize “Türkçe düşünme” ilgisi kapasitesini arttırıcı bir etkide bulunurken millilikten feyz alan projelerle ülke gelişimine katkıda bulunmalarını sağlayacaktır.
İkinci olarak, Ülkü Ocakları toplumsal birlik ve bütünlüğü de 2023 yolunda kendisine bir sorumluluk olarak kabul etmektedir. Etnik merkezli çatışmalara doğru sürüklenmeye çalışılarak toplumda adeta bir kutuplaşma ortamını oluşturan güçlere karşı, Türk milletinin birlik ve bütünlük içerisinde hareket etmesini sağlamak da her ülkücünün sorumluluğudur.
Sayın Başkan, Türkiye’nin birçok yerinde ve son olarak Akdeniz Üniversitesi’nde öğrenci olayları yaşandı. Medya bu olayları sağ-sol kavgası olarak göstermeye çalışsa da, bu olayların gerçek yüzünde PKK’nın öğrencilere saldırıları vardı. Ülkü Ocakları olarak sizler bu olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ülkü Ocakları olarak bu bakımdan resmi bakış açımız hiç tartışma gerektirmeyen bir netliktedir. Bu net duruşumuz ülkemizin içinden geçmekte olduğu süreci Türkçe okumanın, doğru noktadan bakarak tüm netliğiyle görebilmenin neticesidir. İçinden geçtiğimiz süreç, ülkemizde etnik çatışma faylarının oluşturularak bir iç buhran ortamının yaratılmasını hedeflemekte, bu bakımdan da PKK ve sempatizanları, Türk gençliğini, saldırılarda bulunarak bu oyunun içine çekmeye çalışmaktadır. Böyle bir plan karşısında ise varlıklarıyla Türk milletinin teminatı olan Ülkücü gençlik, karanlık ve sefil zihniyetlerce potansiyel hedef olarak görülmektedir. Böyle bir hal karşısında ise Türk milliyetçileri olarak biz Ülkücüler ve kurumsal kimliğimizle birlikte tüm Ülkü Ocaklılar bir fedakârlığı göze almış durumdayız.
Sözünü ettiğimiz bu fedakârlık, gençlerimizin böyle saldırılar karşısında tüm soğukkanlılarını koruyarak ülkemizin herhangi bir olağan üstü hale sürüklenmesine mani olmaktır. Geliştirdiğimiz bu yaklaşım, Türkçe bakışımızın tabii bir neticesidir. Amacımız her şeyden evvel Türk milletine hizmet etmek ise bugünlerin kısırlığında boğulmamalı, yarına sımsıkı sarılabilmeliyiz. Bu açıdan mensuplarımızın tüm tahriklere rağmen, sürecin tehlikesini görerek soğukkanlılığını koruması bizler için en önde gelen meselelerdendir. Devletimizin güvenlik güçlerinin ve üniversite yönetimlerinin erken müdahaleleriyle bu tip saldırı ve çatışmaların önlenebileceğini düşünüyorum. Hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun gençliğimizin, bu tip çatışmaya dayalı ortamlardan uzak durmaları gerektiğini ve fikirlerini meşru zeminlerde demokratik ortamlarda ortaya koymalarını diliyorum. Medyamızın toplumu gerginliğe sürükleyebilecek bu tip haberlerde daha dikkatli olmasını ve öncelikle içerisinde yaşadıkları topluma karşı sorumlu olduklarını unutmamalarını istiyorum. Tüm ülküdaşlarımıza da “hiç biriniz üniversitenin güvenlik görevlisi değilsiniz, sizin göreviniz okulunuzu zamanında ve başarıyla bitirip eğitimli ve şuurlu birer Türk genci olarak milletimize hizmet etmektir.” diyoruz. Bakışımız ve duruşumuz da bu ilkeler etrafında yükselmektedir.
Ülkü Ocakları neden hep bir imaj sıkıntısı yaşıyor, Ülkü Ocakları gençlik teşkilatları içerisinde en fazla gençlik potansiyeli barındıran, Türkiye genelinde en çok konferans, panel düzenleyen, makale ve bilgi yarışmaları yapan bir yapı iken, neden hep kavga ve olaylarla adı anılıyor. Medyanın bu konudaki tutumu sizce niye böyle?
Dediğiniz gibi Ülkü Ocakları ve Ülkücü Hareket kendi dışındaki kaynaklar ile sürekli bir imaj sıkıntısını içerisine sürüklenmeye çalışılmakta ve bundan da öte öyle bir halde gösterilmektedir. Ülkemizde bazı medya kuruluşları da bu çevrelerle bir olmakta hatta bu çevrelerin bizatihi kendisi olmaktadır. Bu medya kuruluşları adeta bir ahlak yoksunluğu içerisinde yalan ve iftiralarla bir “kara propaganda” içerisindedirler. Ülkü Ocakları bu tür haberlerle bir yandan bir imaj sıkıntısı içerisine atılırken diğer yandan da adeta bir acz içinde bırakılmaya çalışılmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse bazı medya kuruşları millet ile millet sevdalıları arasında set çekmeye çalışmaktadır.
Ülkücülük, bir anlamda felsefi bir bütünlük ve anlam arz ederken diğer taraftan da bir kimlik tercihidir. Bu tercihi yapanlar Ülkücülüğün felsefi, ahlaki bütünlüğünü de kabul etmiştir. Dolayısıyla Ülkücü Hareket mensupları bazı basın ve yayın kuruluşlarında yer alan haberlerde belirtilen eylemleri gerçekleştirmesi kendi fikri ve ahlaki temelleri nedeniyle mümkün değildir. Bu eylemlerde fail olanlar ise kendilerini Ülkücü olarak tanımlasalar da görülmektedir ki Ülkücü Kimliğin getirdiği ve mensuplarına yüklediği tavır ve duruştan ve de ahlaki bütünlükten yoksundurlar. Bu kişilerin Ülkücülükle herhangi bir ilgisini kurmak bu anlamda hamasi bir davranış içerisinde olmaya işaret etmektedir.
Sizin de belirttiğiniz gibi Ülkücü Hareket çok büyük bir gençlik potansiyelinden oluşmaktadır. Bu durum da Türk düşmanlarının gözünde Ülkücü Hareketi en büyük tehdit olarak konumlandırmaktadır. Medyanın Ülkücü Harekete karşı tutumunu bu nedenle anlamlandırmak daha mümkün olmaktadır.
Sayın Başkan, Türk Gençliğinin Türk kültürü çerçevesinde eğitimi hakkındaki faaliyetleriniz hakkında da bilgi verir misiniz?
Ülkü Ocakları misyonu gereği Türk Gençliğinin şuurlu bir şekilde yetişmesi için pek çok eğitim faaliyetinde zaten bulunmaktadır. Ancak, gelişen ve değişen şartlar da göz önüne alındığında bu faaliyetlerimizin artarak devam etmesini sağlayacağız ve daha disiplinli bir şekilde uygulayacağız.
Bu anlamda, hazırlamakta olduğumuz bir program çerçevesinde, özellikle üniversite gençliğimiz için yoğun bilgi ve kültür faaliyetlerimiz olacaktır. Bu tür çalışmalarımız üniversitelerimizin bulunduğu illerdeki Ocak şubelerimiz aracılığıyla yürütülecek olup bütün üniversite gençliğine açık olacaktır. Burada temel hedef, Ülkücü Türk Gençliğinin, bulunduğu yerlerde “Güvenlik görevlisi ya da emniyeti sağlayıcı” bir vazifenin olmadığı, tek vazifesinin “okulunu başarıyla ve zamanında bitirip Türk Milletine hizmet hayatına bilgi-donanımlı olarak” atılması gerektiği noktalarında odaklanacaktır. Ülkücü Türk Gençliği zaten bunun şuurundadır, ancak zaman zaman bazı mihraklar tarafından tezgâhlanıp tahrik ve rencide edici bir takım provokasyonlara malzeme yapılmak istenen birtakım kişiler de, gençliğimiz içine sızmaktadır maalesef.
Yoğunlaştıracağımız programlar sayesinde bu sızmalarında önü alınacak ve ülkücü Türk Gençliği hiç bir şekilde provokasyonlara alet edilemeyecektir.
Eğitim, konferans, seminer şeklinde yürüteceğimiz bu programlar, öncelikle büyük şehirlerimizdeki üniversitelerdeki öğrencilerimizin katılımıyla gerçekleştirilecektir.
Türkiye’nin yetişecek Ülkücü gençliğe çok büyük ihtiyacı vardır.
Sayın Başkan, bazı semt ve mahalle ocaklara yönelik çalışmalarınız, bazı art niyetli çevrelerce "Ülkü Ocakları kapatılıyor" şeklinde yorumlandı ve o yönde haber yapmaya devam ediyorlar. Ülkü Ocakları teşkilatlanması konusunda ve bu çevrelerin tutumu konusunda kamuoyunu aydınlatır mısınız?
Ülkü Ocakları’nın temsilciklerine dair siyaset ve uygulamalarımızın temelinde bugünün gerçekleri ve Ülkü Ocakları’nın temel şiarı olan iç disiplin meselesi, hayati derecede belirgindir.
Mevcut anlayışımız çerçevesinde hayata koyduğumuz uygulamayla büyük kentlerimizde, teşkilatlanmamızı bu esaslar çerçevesinde yeniden şekillendirmekteyiz. Öyle ki; bu noktada, provokasyonların gerçekleştiği, provokasyonların muhtemel olduğu bir süreç içinde tedbir almaktayız. Bu anlayış çerçevesinde, provokasyonların muhtemel olduğu alanlarda temsilciliklerimiz kapatılmıştır.
Nitekim bu mahalle temsilciliklerinin kapatılması hadisesi, kimilerinin koparttığı “Ülkü Ocakları Kapatılıyor” yaygarasından, ucuz siyaset anlayışından uzakta bir harekettir. Büyük şehirlerimizde mahalle temsilciliklerimizi kapatırken, iç disiplinimizi sağlayıcı yeni bir teşkilat-temsilcilik anlayışını da devreye sokarak yeni ocaklarımızı da açmakta, bu şekilde etkin ve verimli bir yapıyı büyük şehirlerde inşa etmeye çalışmaktayız. Her ilde, bir il başkanlığına ve ilçe merkezlerinde sınırlı temsilciliklere dayanan bu sistem bugünün gereklerindendir. Daha önce temsilciliğimizin bulunmadığı birçok ilçede bu dönem içerisinde temsilciliklerimiz açılmış ve faaliyetlerini devam ettirmektedirler.
Ülkü Ocakları, bizlere merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in en büyük emanetidir. Bu emaneti bir bayrak misali, en temiz şekilde korumak bizlerin başlıca görevidir. Bizler, Ülkü Ocakları’nı nasıl daha iyi yaşatırız ve koruruz mücadelesi verirken, “Ülkü Ocakları Kapatılıyor” yaygarasını yapanlar, bu harekete sadece fitne-fesat tohumu ekmek için gayret gösteren çevrelerin, virüs karakterli elemanları olarak göze batmaktadır.
Hiçbir Ülkücü, Ülkü Ocakları hakkında yalan-yanlış bilgi sunan art niyetli çevrelere aldanmamalıdır. Türk milliyetçiliğinin Lideri Dr.Devlet Bahçeli’nin “Yaşasın Ülkü Ocakları” ifadesi bizim için en belirleyici ölçüdür. Ülkü Ocakları’nın misyonu bellidir, bu misyona uygun bir şekilde Türk milliyetçiliğine hizmet etmeyi kıyamete kadar sürdüreceğiz.
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
15 Mayıs 2008 21:48 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
başbakanlık'ın çuval skandalı!
|
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya gezisi sırasında protesto gösterisinde bulunan Ertuğrul Sağlam isimli vatandaş, Başkanlık korumaları tarafından kendisine işkence yapıldığını iddia etti. Sağlam, korumalar tarafından 2 saat kendisine işkence yapıldığını, küfür edildiğini ve gözleri bağlı bir şekilde ıssız bir bölgeye götürüldüğü iddialarıyla suç duyurusunda bulundu.
|
|
Başbakanlık'ın çuval skandalı!
Erdoğan'a asgari ücret siteminde bulundu diye başına çuval geçirip dövdüler
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya gezisi sırasında protesto gösterisinde bulunan Ertuğrul Sağlam isimli vatandaş, Başkanlık korumaları tarafından kendisine işkence yapıldığını iddia etti. Sağlam, korumalar tarafından 2 saat kendisine işkence yapıldığını, küfür edildiğini ve gözleri bağlı bir şekilde ıssız bir bölgeye götürüldüğü iddialarıyla suç duyurusunda bulundu.
Başbakan Erdoğan’ın 11 Mayıs tarihinde Antalya gezisi sırasında Şarampol Kapalı Yol girişinde “65 yaşında emeklilik getirdiniz. İnsanları üç kuruşu mahkum ettiniz. Asgari ücretliyi perişan ettiniz” diye bağırarak protesto gösterisinde bulunan Ertuğrul Sağlam isimli bir vatandaş korumalar tarafından kendisine işkence yapıldığını ileri sürdü.
-"SÜREKLİ DÖVÜP KÜFÜR ETTİLER"-
Adli Tıp Kurumu’na giderek rapor alan Sağlam, daha sonra Antalya Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Sağlam suç duyurusunda yaşadığı olayı şöyle anlattı:
"11 Mayıs günü saat 17.00. sıralarında Şarampol Kapalı Yol girişinde, Başbakan Tayyip Erdoğan'nın konvoyu geçerken ’65 yaşında emeklilik getirdiniz. İnsanları üç kuruşu mahkum ettiniz. Asgari ücretliyi perişan ettiniz’ diye bağırdım. Ancak birden çevremi Başbakanlık özel korumaları sardı. Bana vurmaya başladılar. Daha sonra 06 VAC 07 plakalı araçlarına bindirdiler. Göz bandı taktılar ve başıma poşet geçirdiler. Antalya'yı bilmedikleri için kendi aralarında tenha bir yer bulmak için konuştular. Arabada 4 kişiydiler. Bu sırada 'senin yanına silah koyacağız, eroin koyacağız, öldürüp atacağız' şeklinde tehdit ediyorlar, bir taraftan ağza alınmayacak şekilde sinkaflı küfür ediyorlardı. Yaklaşık 20 dakika sonra bir yere geldik. Arabada sürekli dövdüler. Dayak ve işkence yaklaşık yarım saat kadar sürdü. Daha sonra arabadan indirdiler. Dayak ve tehdit burada da devam etti. Bu sırada göz bağım açıldı. Bana ‘biz bu işlerle uğraşıyoruz. Zamanımız bol. Seni herhangi bir yerde görürsek tekrar alacacağız’ diye tehdit ederek, orada bıraktılar ve arabayla gittiler. Arabanın plakasını bu sırada aldım. Şüphelilerin saldırısı sonucu belimden, kafamdan ve bacaklarımdan yaralandım, ağır darbeler aldım."
-DAĞA KALDIRMA CEZASI-
Sağlam’ın avukatı Münip Ermiş ANKA’ya yaptığı açıklamada, Başbakanlık korumalarının özel yetkilerle donatılmış olduğunun anlaşıldığını belirterek, “Alınan bu özel yetkiye göre Başbakanı protesto etme suçunun ilk cezası olay mahallinde ibret olsun diye dayak olarak verilmekte, eğer protesto daha ağır bir dille yapılmışsa bu sefer protestocuyu dağa kaldırma cezası uygulanmaktadırlar” dedi. Korumaların başlarının hiçbir zaman derde girmeyeceğinden emin oldukları için, böyle bir “pervazsızlık” içine girdiklerini kaydeden Ermiş, “Sayın Başbakan ve bu korumaların bağlı olduğu Sayın İçişleri Bakanı bilmelidir ki, protestoculara karşı korumaların attığı her yumruk her tekme ve adam kaldırma dahil her türlü hukuk dışı uygulamadan dolayı, kişisel olarak kendileri de sorumlu olacaktır” diye konuştu.
“İŞKENCE” İDDİASINA SERT TEPKİLER...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya gezisi sırasında protesto gösterisinde bulunan Ertuğrul Sağlam’a Başkanlık korumaları tarafından işkence yapıldığı iddialarına insan hakları kuruluşları sert tepki gösterdi.
-İHD: "'İŞKENCEYE SIFIR TOLERANS' DİYEN BAŞBAKAN, BUNUN GEREĞİNİ ÖNCE ENSESİNDE DOLAŞANLARDAN BAŞLAYARAK YERİNE GETİRMELİ"
İnsan Hakları Derneği Başkanı Hüsnü Öndül, ANKA’ya yaptığı açıklamada “İşkenceye sıfır tolerans" sloganını üreten bir Başbakanın, bu sloganının gereğini önce yakınında dolaşanlardan başlayarak yerine getirmesi gerektiğini savundu.
Öndül, İnsan Hakları Derneği olarak “İşkence resmi gözaltı merkezlerinin dışına taşmıştır” görüşlerini destekleyen bir şekilde resmi araçlarda işkence yapılmasının ironik bir durum olduğunu kaydetti. Söz konusu olayın, düşünceye tahammülsüzlüğün boyutlarının ifadesi olduğunu söyleyen Öndül şunları dedi:
“İşkence, resmi gözaltı merkezlerinin dışına taşmıştır, derken şimdi işkence resmi araçlarda yapılıyor. Bu kadar yaygınlaştı. Bu nedenle başbakan işkenceye sıfır tolerans söyleminin gereklerini korumalarından yani en yakınından başlayarak yapmalıdır. Bunun gereğini yerine getirmelidir. Düşünceye tahammülsüzlüğün boyutlarının ifadesi bunlar. Sadece yargısal süreçlerin işlemesi değil, yürütme organının tasarrufları bakımından da düşünce özgürlüğüne yönelik baskıyı ifade ediyor. İşkenceye sıfır tolerans söyleminin gereğini hemen korumalarından başlayarak, ensesinde, kolunun yanında dolaşanlardan başlayarak yapmalı.”
-TİHV: “BAŞBAKANIN AÇIKLAMALARI BU CESARETİ VERİYOR”
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Yavuz Önen de Türkiye’de bir hukuk devletinin ötesinde ‘Polis Devleti’ görüntüsü yaşandığının altını çizdi. Bu görüntünün, protesto ve karşı görüş neredeyse orada kendini gösterdiğini belirten Önen, “Başbakanın kendisi de zaten şiddete davet eden açıklamalar yapıyor, cesaretlendirici tavırlar sergiliyor. Başbakanın polisin önünü açtığı söylemek çok kolay. Başbakan her zaman hak arayanları suçlamıştır, polisten yana tavır koymuştur” diye konuştu.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak, “Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu”nun bir ‘Polis Devleti’ hazırlığına işaret olduğunu daha önce söylediklerini ifade eden Önen, ‘Polis Devleti’nin protesto ve karşı görüş neredeyse orada kendini gösterdiğini belirterek şunları dedi:
“Başbakanının yanında ya da uzağında olmasının hiçbir farkı yok. Polis her yerde bu şiddeti uyguluyor. Hatta Başbakana yaklaştıkça daha da yetkili ve koruma altında olduğunu hissediyor. Bu nedenle haklarında soruşturma açmak da bir hayli zor. Sorun aslında siyasidir, siyasi iradedir, mevcut AKP hükümeti, Türkiye’yi bir ‘Polis Devleti’ görüntüsüyle yönetmeyi yeğliyor, olay bundan ibarettir. Bu sürpriz değil, ilk değil son da olmayacak.”
-İHOP: “BAŞBAKAN İZİN VERDİYSE İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEDEN YARGILANMALI”-
İnsan Hakları Ortak Platformu Genel Koordinatörü Feray Salman da böyle bir durumun açıklanamaz olduğunu ifade ederken, hükümetin başında olan birinin korumalarının böyle bir şeyi yapmasının affedilemez olduğunu söyledi. Salman, “İşkenceye sıfır tolerans diyorlarsa, bunda samimilerse, bu korumaları ne yapacakları çok önemli. Bu korumalara bu yetkiyi nasıl verdiklerini veya yetkilerin aşıp aşmadıklarını açıklamaları lazım. Korumaların görevi sorunlarını hükümete ulaştırmak isteyen insanları bertaraf etmek mi, yoksa Başbakanı korumak mı olduğunu açıkça ifade etmeleri lazım” dedi.
Son dönemde vatandaşın sorunlarını Başbakana iletmesi konusunda bu korumaların vatandaşların ağzını kapadığını anlatan Salman, korumaların ifade özgürlüğünü kullanan kişilere karşı gösterdiği tavrın affedilemez olduğunu söyledi. Salman, “Şiddet politikaları uygulamak asla kabul edilemez. Eğer bu yetkiyi veren Başbakanın kendisiyse Başbakanın da işkence ve kötü muamele suçundan yargılanması gerekiyor. Türk Ceza Yasası çok açık. Türkiye ayrıca işkenceye karşı sözleşme imzalandı. Anayasa’nın 90. maddesi gereği eğer başbakan buna izin verdiyse yargılanması gerekir” diye konuştu.
-MAZLUMDER: “SON DÖNEMDE ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR ARTTI”-
MAZLUMDER Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, bu tür görüntülerin yaşanmaması gerektiğini belirtirken, bu durumun 2005 yılı sonrasında Türkiye’nin demokratikleşme yolunda attığı adımları yavaşlatması nedeniyle yaşandığını söyledi. Gergerlioğlu, son dönemde antidemokratik uygulamaların arttığına değinen Gergerlioğlu, Başbakan’ın korumalarının, Başbakanı neye karşı koruduğunun açıklanması gerektiğini kaydetti. Son dönemde Ergenekon ve darbe söylemleri nen ortaya çıkması nedeniyle ortamın gerildiğine işaret eden Gergerlioğlu, “Hükümet, böyle bir ortamı yok etmek için güvenliği artıramaz. Bu ortamı ancak demokratikleşmeyi artırması ile çözülebilir. Başbakan, söz ve eleştiriden korkmaması lazım. Asgari ücret diyen bir vatandaşı dövmezsin, teskin edersin. Başbakanın bunu yapması gerekiyordu” dedi.
BAŞBAKANLIK'TAN AÇIKLAMA
Başbakanlık Basın Merkezi'nden yapılan
açıklamada, bugün bazı gazetelerde yer alan ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan'ın 11 Mayıs 2008 tarihindeki Antalya programı sırasında
gerçekleşen bir olayın tek taraflı beyan ve iddialarla haber konusu
yapıldığı kaydedildi.
Başbakanlık Basın Merkezi'nden yapılan yazılı açıklamada şu bilgilere
yer verildi:
"Bugünkü bazı gazetelerde Sayın Başbakanımızın 11 Mayıs 2008 tarihli
Antalya programı sırasında gerçekleşen bir olayın tek taraflı beyan ve
iddialarla haber konusu yapıldığı görülmektedir.
Söz konusu yayınlar üzerine yapılan ilk incelemede, adı geçen şahsın
topluluk içinde yüksek sesle Sayın Başbakanımıza yönelik ağır hakaret ve
tahrik içeren ifadeler kullandığı, bunun üzerine kendisine karşı arzu
edilmeyen tepkilerin oluşmasını engellemek maksadıyla, Başbakanlık
koruma görevlilerinin, şahsı topluluktan uzaklaştırmak için müdahale
ettiği anlaşılmıştır.
Aynı haberlerde, konunun savcılığa intikal ettirildiği anlaşılmakta
olup, Başbakanlık koruma görevlilerine yönelik tek taraflı ve haksız
ithamlar yerine soruşturma neticesinde olayın açıklığa kavuşturulmasını
beklemek gerekmektedir."
|
|
| |
İLETİŞİM:
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com