Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENERSSYorum RSS
Yazılar

Bahçeli: Türkiye kamplara bölünüyor 

MHP Lideri Bahçeli'nin partisinin TBMM Grup Toplantısında yapmış olduğu konuşmanın tam metni şu şekilde:


            TÜRKİYE AĞIR RİSKLERLE KARŞI KARŞIYA KALMIŞTIR

            Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

            Basınımızın değerli temsilcileri,

            Hepinizi en iyi dileklerimle, sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

            Anayasa Mahkemesinin başörtüsü konusunda geçtiğimiz hafta açıklanan iptal kararı, çok ciddi sonuçları olacak ve etkileri uzun süre hissedilecek bir süreci harekete geçirmiştir.

            Bugünkü Meclis Grup toplantımızda, içinden geçmekte olduğumuz kriz sürecini ve Anayasa Mahkemesi kararıyla ortaya çıkan durumu değerlendirmek ve önümüzdeki tehlike ve risklere ilişkin görüş ve endişelerimizi aziz milletimizle paylaşmak istiyorum.

            Yakın siyasi tarihinin en karanlık ve bunalım yüklü döneminden geçmekte olan Türkiye, birbiri ardına yaşanan şok dalgalarının girdabı içine sürüklenmiştir.

            ● AKP aleyhine açılan kapatma davası sonrası;

            √ Hükümetin Türk adaletini dışarıya ihbar ve şikâyet ederek hedef tahtası haline getirdiği,

            √ Yüksek yargı organları ile yürütmenin kamuoyu önünde sürdürülen bir kavganın tarafı haline geldiği ve,

            √ Anayasal yargının yasama organının yetki alanına müdahale ettiği bir süreç yaşanmaktadır.

            Siyasi gerginliğin kontrolsüz bir biçimde tırmandığı, Cumhuriyetin temel organları arasında yetki çatışması yaşandığı, Anayasal kurumların meşruiyet tartışmalarının içine çekilerek yara aldığı bu kargaşa ortamı, Türkiye'yi çok ağır risklerle karşı karşıya bırakmıştır.

            ● Çok geniş bir yelpazeye yayılan bu risklerin özellikle ikisi, doğuracağı vahim sonuçlar bakımından hayati önem taşımaktadır.

            √ Birinci risk: Yönetilemeyen siyasi krizin ağırlaşarak Anayasa krizine dönüşmesi ve bunun sonucu demokrasinin geleceğini tehdit eden bir rejim bunalımının yaşanması ihtimaldir.

            - Bu, yersiz bir endişe ve temelsiz bir kuruntu olarak görülmemelidir. Türkiye çok ciddi bir sorunla karşı karşıyadır.

            - Siyaset kurumunun en önemli ve en acil görevi, demokrasiyi içine girdiği darboğazdan çıkarmak ve gelişmelerin bir rejim bunalımına yol açmasını önlemektir.

            - Hiçbir siyasi düşünce ve hesap, demokratik rejimin geleceğini kurtarmaktan daha önemli ve öncelikli değildir.

            - Bu konuda en büyük özen ve sorumluluğu göstermesi gereken de, kapatma davasının muhatabı Başbakan Erdoğan ve partisidir.

            √ İkinci risk ise; Toplumsal cepheleşmelerin derinleşmesi ve bunun milli birliğimizin siyasi, sosyal ve kültürel temelleri üzerinde yaratacağı ağır tahribattır.

            TÜRKİYE BİR YOL AYRIMINA GELMİŞTİR

            Değerli Milletvekilleri,

            Gerilim, çatışma ve cepheleşme yorgunu olan Türkiye, ağır sorunların yükü altında ezilmiş ve bir yol ayrımına gelmiştir.

            ● Bugün topyekün bir millet olarak geleceğimizi tehdit eden en büyük tehlike, Türk toplumunun içine sürüklendiği kamplaşma, bölünme ve çatışma sürecidir.

            √ Türkiye'nin bütün ortak değerleri, acımasızca tahrik edilen bu sürecin malzemesi olmuş, Türkiye'nin milli ve manevi değerleri, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, kimliği ve devletin temel yapısı, siyasi ve sosyal gerilim hattına dönüştürülmüştür.

            √ Türk milletini birleştiren ve bir arada tutan, milli birliğimizin siyasi, sosyal ve kültürel temelini oluşturan bütün bu yapı taşları bugün maalesef ayrışma ve çatışma dinamiği haline getirilmiştir.

            √ Bu konuda izlenen nifak politikaları sonucu, bu değerler ekseninde çatışma mevzileri oluşturulmuş, bunlar üzerinden taciz ve yıpratma kampanyaları ve cephe savaşları yürütülmüştür.

            ● Türkiye'yi karşıt kutupların çatıştığı yaralı ve sorunlu bir ülke haline getirmeyi ve düşman kamplara bölerek çatıştırmayı ve çökertmeyi amaçlayan bu süreçte;

            √ Etnik temelde bölünme,

            √ İnanç temelinde cepheleşme,

            √ Mezhep temelinde dışlama ve ayrışma ve,

            √ Devletin ana ilkeleri temelinde kavga ve zıtlaşma dinamikleri, bütün yıkıcı etkileriyle harekete geçirilmiştir.

            BAŞÖRTÜSÜ SORUNU ETRAFINDA YAŞANANLAR...

            ● Başörtüsü sorunu etrafında bugün yaşananlar, Türk milletinin inanç temelinde bölünmesinin ve manevi değerlerin istismar ve çatışma aracı olarak kullanılmasının sancıları ve sonuçlarıdır.

            Türk milletinin inançlarını ve Cumhuriyetin temel değerlerini sürekli kavga, gerginlik ve çekişme konusu yapan ve bunun üzerinden kendisine siyasi yaşam alanı açmayı amaçlayan zihniyetler, bugün içine saplandığımız kör çıkmazın mimarları olmuştur.

            İNANÇ HORTUMCULARI VE LAİKLİK İSTİSMARCILARI

            ● Türkiye'ye bir gerilim ve çatışma denklemini dayatmak isteyen bu siyasi kutuplardan birisi, manevi değerler üzerinden siyaset yapan "inanç hortumcuları", diğeri ise laiklik istismarını rant kapısı olarak gören siyaset misyonerleridir.

            ● Ortak değerlerimizin istismarını varlık nedeni haline getiren ve başlıca sermayesi bu değerler üzerinden siyaset yapmak olan bu karşıt kutupların ayrıştırıcı istismar politikaları sonucu;

            √ Laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü birbirlerinin alternatifi ve karşıtı olarak gösterilmiş,

            √ Laiklik-Müslümanlık ayrışması ve kavgası çıkarılmış ve,

            √ Türk milleti; laiklik savunucusu ve karşıtı, laik ve dindar, inançlı ve inançsız gibi ayrımlarla kamplara bölünmüş ve çok tehlikeli bir husumet cepheleşmesinin tohumları atılmıştır.

            Bugün geldiğimiz noktada bu nifak tohumlarının meyveleri toplanmaktadır.

            HOŞGÖRÜ VE SAĞDUYU ORTAMI YARATILMALIDIR

            ● Türkiye'de kronik gerginlik kaynağı haline gelen toplumsal huzursuzluk ve sıkıntıların, Türk toplumunu kucaklayacak bir hoşgörü ve sağduyu ortamı yaratılması yoluyla çözüme kavuşturulması mutlak bir zorunluluktur.

            √ Ancak, kavgadan beslenen bu iki zıt siyasi gelenek ile bunların siyasi temsilcileri ve müttefikleri bunun önündeki en büyük engeldir.

            √ Bunların siyasi kimlikleri, geçmişleri ve bugünkü adları ve adresleri Türk milleti tarafından çok iyi bilinmektedir.

            √ Başörtüsü konusunda bugün gelinen üzücü nokta, bu iflah olmaz siyasi zihniyetlerin ortak eseridir.

            CHP VİCDAN MUHASEBESİ YAPMALI

            √ Cumhuriyet Halk Partisi de, işlerin bu noktaya gelmesindeki sorumluluğu üzerinde şimdi samimi ve dürüst bir vicdan muhasebesi yapmalı ve Türkiye'yi germenin kendisine de hayır getirmeyeceğini anlamalıdır.

            Sayın Milletvekilleri,

            Değerli Basın Mensupları,

            Milliyetçi Hareket Partisi, şimdiye kadar siyasi kazanç hesabıyla istismar edilen ve çözümsüzlüğe terkedilen üniversitelerde başörtüsü sorununun çözümü sürecini, iyi niyetle ve samimiyetle harekete geçirmiştir.

            AKP'nin bu sürecin çeşitli aşamalarında ortaya koyduğu tutum ise, samimiyet ve güvenilirlik bakımından birçok soru işaretini bünyesinde barındırmıştır.

            ● Bu konuda bir hüküm verilmesi için yeterli olacak soru işaretleri üç ana başlık altında toplanabilecektir.

            AKP BAŞÖRTÜSÜ DÜZENLEMESİNDE İNANDIRICI GÜVENCELER VEREMEMİŞTİR

            √ AKP, başörtüsü düzenlenmesinin ilerde ilk ve orta öğretime yaygınlaşacağı ve kamu hizmetlerinde çalışanların da bu haktan yararlanacağı yolundaki endişeler karşısında, Türk toplumuna inandırıcı güvenceler verememiştir.

            Bu konuda MHP'nin her vesileyle ortaya koyduğu açık ve kararlı tutuma karşılık, AKP yetkilileri çeşitli beyanlarıyla toplumda oluşan endişeleri adeta körüklemiştir.

            AKP MHP'YE VERDİĞİ SÖZDEN CAYDI

            √ AKP'nin ikinci yanlışı ve yanılgısı, başörtüsü konusunda iki parti arasında varılan mutabakatın yasal düzenlemeler kısmını uygulamaya koymaktan cayması olmuştur.

            Bu kapsamda şu hususların kayda geçirmek, toplumsal hafızanın tazelenmesi bakımından yararlı olabilecektir:

            - AKP ile MHP'nin mutabakatının ikinci ayağını, Yükseköğretim kanununun Ek-17. maddesine eklenecek bir sınırlandırma hükmüyle Üniversitelerde hangi kıyafetlerin serbest hangi sakıncalı kıyafetlerin yasak olacağına ilişkin düzenleme teşkil etmiştir.

            - Anayasa değişikliklerini tamamlayıcı nitelikteki bu zaruri düzenleme hakkındaki kanun teklifi TBMM Başkanlığına ortaklaşa sunulmuş ve ilgili komisyona havale edilmiştir.

            - Ancak, bu anlaşmaya rağmen AKP yöneticileri bundan cayarak süreci topal bırakmışlardır.

            Bunun da ötesinde, Ek-17. madde değişikliği üzerinde anlaşmaya varılmış bir mutabakat metni yokmuş gibi davranan AKP, konuyu kamuoyunda tartışmaya açmış ve ciddi bir kafa karışıklığının yaratılmasına sebebiyet vermiştir.

            AKP'LİLERİN VE ERDOĞAN'IN PİŞMAN OLDUKLARINI GÖSTEREN BEYANLAR

            √ AKP'nin bu konudaki samimiyet derecesini gösteren diğer bir gelişme de, süreç başladıktan sonra parti içindeki bazı mihrakların bundan pişman olduklarını gösteren beyanları ve Başbakan Erdoğan'ın bunu akla getiren bazı sözleri olmuştur.

            AKP'nin adı açıklanmayan bazı ileri gelenlerinin basına yansıyan "tuzağa düştükleri", "oyuna geldikleri" yönündeki sözleri ve yandaş basında bu konuda MHP'yi hedef alan çirkin ve siyasi ahlak dışı karalama kampanyaları, AKP'nin samimiyetine gölge düşürmüş, başörtüsü sürecine mecbur kaldıkları için kerhen katıldıkları izlenimini güçlendirmiştir.

            Bu durumun bizim için şaşırtıcı bir yönü bulunmamaktadır.

            Burada asıl önemli olan, temiz duygularını istismar ederek aldattığı milyonların şimdi bu siyasi zihniyet hakkında ne düşündüğüdür.

            BAŞÖRTÜSÜ KONUSUNDA SORULMASI GEREKEN ÖNEMLİ SORULAR

            ● Bu gerçekler karşısında, şimdi herkes şu soruları sormalı ve cevabını vicdanında aramalıdır:

            √ Başörtüsü serbestisi sonrası bir baskı ortamı oluşacağı, bu serbestinin zaman içinde kamuya ve orta öğretime yaygınlaşacağı yönündeki endişeleri giderecek sağlam güvenceler verilerek, Ek-17 değişikliğiyle bu süreç sonuçlandırılabilseydi, işler bugünkü noktaya gelir miydi?

            √ Türk toplumuna güven vermeyen, rejimle sorunlu ve kavgalı olduğu kanaati yaygın olan AKP'nin dışında kalacağı bir Parlamento çoğunluğu aynı değişiklikleri kabul etmiş olsaydı, Anayasal yargı sürecinin sonucu bugünkünden farklı bir şekilde tecelli eder miydi?

            Bu sorulara verilecek cevaplar "işler belki de bu noktaya gelmezdi" ve "yargı süreci muhtemelen aynı şekilde tecelli etmezdi" ise, bu durumda herkes başörtüsü konusunun hangi siyasi zihniyetin kurbanı olduğu hakkında vicdanında bir hüküm verebilecektir.

            ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARINA EN NET TAVRI MHP KOYMUŞTUR

            Değerli Milletvekilleri,

            Sayın Basın Mensupları,

            Yaşanan bu gergin süreç sonunda, anamuhalefet partisi bu konudaki Anayasa değişikliklerini iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine götürmüş ve mahkemenin tartışmalı kararı 5 Haziran 2008 günü açıklanmıştır.

            Milliyetçi Hareket Partisi, bu karar karşısında tutumunu, dolambaçlı yollara sapmadan, sözü eğip bükmeden, en somut ve açık biçimde ortaya koyan siyasi parti olmuştur.

            MİLLİ VİCDAN, DEMOKRASİ VE TOPLUMSAL YAPI YARA ALMIŞTIR

            Kararın açıklanması üzerine aynı gün yaptığımız yazılı basın açıklamasında dile getirdiğimiz görüş ve endişeleri, şimdi açarak bir kere daha ifade etmek istiyorum.

            ● Anayasa Mahkemesinin iptal kararının;

            √ Hukuki sonuçları,

            √ Siyasi yansımaları ve,

            √ Toplumsal etkileri olması doğal ve kaçınılmazdır.

            ● Bu kararla;

            √ Milli vicdan,

            √ Demokratik parlamenter sistem ve,

            √ Toplumsal dayanışma yara almış,

            √ Yetkisini aşarak yasama organının görev alanına giren anayasal yargı, siyasi tartışmaların içine çekilerek yıpranmış ve,

            √ Marjinal bir azınlık grubu dışında, cumhuriyetin temel değerlerini yürekten benimseyen, hem cumhuriyeti ve demokrasiyi, hem de dini inançlarını birlikte yaşama ve yaşatma iradesine sahip olan kitleler rencide olmuştur.

            Anayasa Mahkemesi kararlarının nihai ve bağlayıcı olduğu, herkesin buna saygı duyması gerektiği bir vakıadır.

            Ancak, bu durum toplumsal vicdanda yankı bulan bu gerçekleri dile getirmemize mani değildir.

            BAŞÖRTÜSÜ SORUNU KANGREN HALİNE GELMİŞTİR

            ● Bu konudaki anayasal düzenlemelerin iptal edilmesi sonucu, Türk toplumunun sosyolojik bir gerçeği olan başörtüsü sorunu ortadan kalkmamıştır.

            Sadece kanayan yara daha da deşilerek kangren haline getirilmiştir.

            ASKERE ELEŞTİRİ

            ● Türkiye'nin sorunlarına çözüm aranacak yegâne yer Yüce Meclistir.

            Sorunların çözümünde rehber olacak ilke de;

            √ Çözümsüzlüğü "malumun ilanı" mantığıyla kabullenmek değil,

            √ Toplum vicdanının kabul edeceği çözümleri "makulün ilamı" haline getirebilmek basiretidir.

            Gelinen bu çıkmaz karşısında şimdi herkes, Parlamento'nun toplumsal bir sorunu çözme iradesinin hiçe sayılmasının Türkiye'ye ne kazandırdığını çok iyi düşünmelidir.

            MAHKEMENİN KARARI TOPLUMU CEPHELERE BÖLECEK TAHRİK MALZEMESİ OLMUŞTUR

            ● Bunların yanı sıra, Anayasa Mahkemesi'nin son kararı;

            √ Türk toplumunun inanç temelinde cephelere bölünmesini ve,

            √ Devletle milletin karşı karşıya geldiği ve kavgalı duruma düştüğü görüntüsünün ortaya çıkmasını amaçlayan odaklara yeni bir istismar ve tahrik malzemesi vermiştir.

            Milliyetçi Hareket Partisi'nin gelinen noktadan endişe ve üzüntü duymasının haklı nedenleri bunlardır.

            MHP BAŞÖRTÜSÜ SORUNUNU ÇÖZMEK İÇİN SAMİMİ BİR ÇABA GÖSTERMİŞTİR

            ● Milliyetçi Hareket Partisi bu sorunu, değerlerin çatışması yerine kucaklaşması yoluyla ve toplumsal bir hoşgörü ve anlayış ortamında vicdanları rahatsız etmeyecek makul bir çözüme kavuşturulması için samimi bir çaba göstermiştir.

            ÜNİVERSİTTELERDE BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE AYKIRI DEĞİLDİR

            √ Üniversitelerde başörtüsü serbestisinin laiklik ilkesini zedeleyen bir düzenleme olarak görülmesinin ve bu konudaki yasağın sürmesinin devletin varlığını koruma vasıtası haline getirilmesinin anlaşılır ve kabul edilir bir yönü bulunmadığını buradan açıkça ve bütün samimiyetimle belirtmek isterim.

            √ Bu bakımdan, bu amaçla yapılan anayasa değişikliklerinin, devletin temel taşlarından birisi olan laiklik ilkesini yıkmayı amaçlayan bir girişim olarak görülmesi, bizim bakımımızdan asla kabul edilemez bir durumdur.

            √ Milliyetçi Hareket Partisi'nin laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü konularındaki tutumu ve bu ilkelere bağlılığı her türlü şüphenin ve şaibenin dışındadır.

            √ Konumu ne olursa olsun bu konuları hiç kimseyle tartışmayacağımızı, hiç kimsenin Milliyetçi Hareketi bu alanda töhmet altında bırakamayacağını ve bunun kabul edilemez bir hata olacağını buradan bütün açıklığıyla ifade ve ilan etmek isterim.

            MHP ÜZÜNTÜLÜ VE ENDİŞELİDİR

            ● Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararıyla başörtüsü konusunda bir içtihat tesis edilmiştir.

            √ Bu içtihatın değişeceği ortam ve şartların oluşacağı yeni bir döneme kadar, bu konu bu suretle Türkiye'nin gündeminden çıkarılmıştır.

            ● Bugün geldiğimiz noktada Milliyetçi Hareket, Türkiye'nin geleceği, huzuru ve toplumsal dayanışma açısından üzüntülü ve endişelidir.

            √ Bu sürece değişmeyen ilkelerimiz doğrultusunda samimi ve iyi niyetli katkıda bulunmuş olmaktan dolayı ise, tam bir gönül rahatlığı ve vicdan huzuru içinde olduğumuzu herkesin bilmesini isterim.

            YÜCE MAHKEMENİN MEŞRUİYETİ TARTIŞILIR HALE GELDİ

            Değerli Milletvekilleri,

            Sayın Basın Mensupları,

            Anayasa Mahkemesi'nin hukuki olmaktan ziyade siyasi düşünce ve saiklere dayanan iptal kararı, yetki aşımı ve gaspı tartışmalarına yol açmış ve yasama organının görev alanına müdahale eden Yüce Mahkemenin meşruiyeti sorunu gündeme gelmiştir.

            ● Demokratik hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı, birbirlerinden güç alan ve anlam kazanan değerler bütünüdür.

            √ Kuvvetler ayrılığı ilkesi, bu çerçevede Parlamenter demokratik sistemin vazgeçilmez ön şartı ve hayatiyet kaynağıdır.

            √ Yasama, yürütme ve yargının görev ve yetkilerinin birbirinden ayrılması ve sınırlandırılması, devletin temel organları arasında işbölümü ve işbirliğine dayalı uyumlu bir çalışma ortamı için mutlak gerekliliktir.

            √ Devletin bu üç temel fonksiyonunun birbirinden kopuk şekilde görev icra etmelerinin ve birbirlerinin yetki alanına girmelerinin, toplumsal ve siyasi tıkanıklara yol açması mukadderdir.

            ● Türkiye'de siyaset kurumu ile yargı arasındaki ilişkiler her dönemde sorunlu olmuştur.

            √ 1961 yılından bu yana süregelen yasama-yargı tartışmalarının odağında Anayasa Mahkemesi yer almış ve anayasal yargının bazı kararları demokratik meşruiyet ve milli iradeye müdahale açılarından tartışılmış ve sorgulanmıştır.

            √ Yargının yasamanın yetki alanına müdahale edip edemeyeceği ve Meclisin yerine geçerek yorum yoluyla kanun yapıp yapamayacağı bu tartışmaların temelini oluşturmuştur.

            ● Anayasa Mahkemesi'nin konumu üzerinde bu temelde yapılan tartışmalar sonucu, Anayasa'nın 148 ve 153. maddeleriyle Yüce Mahkemenin yetkilerine açıklık kazandırılmıştır.

            √ 153. madde ile Anayasa Mahkemesi'nin kanunları iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak tarzda hüküm tesis edemeyeceği hükme bağlanmıştır.

            √ 148. madde ile de Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliklerini şekil yönünden denetim yetkisinin sınırları açıkça çizilmiştir.

            MAHKEMENİN KARARI HUKUKİ DEĞİL SİYASİ

            ● Anayasa Mahkemesi'nin kanun önünde eşitlik ve eğitim hakkı konularındaki anayasa değişikliklerini iptal kararı, bu açıdan Yüce Mahkemenin yetkisini aşarak yasama organının görev alanına müdahale olarak görülmüştür.

            Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden denetleyebileceği açık bir anayasa hükmüne bağlanmışken, bunun dışına çıkarak esasa girmesi, Anayasa Mahkemesi'nin kararına siyasi nitelik kazandırmıştır.

            √ Bu tespiti herkes doğru yapmalı, konuyu hamasi sloganlarla başka alanlara saptırmaktan vazgeçmeli ve çok uç örneklerden hareketle bu karara haklılık temeli kazandırma çabalarından medet ummayı bırakmalıdır.

            ANAYASAL DENETİM PARLAMENTO KAYYUMLUĞU DEĞİLDİR

            √ Anayasa herkes ve her kurum için bağlayıcı ve emredicidir.

            Demokratik hukuk devletinde, kaynağını Anayasa'dan almayan bir yetkiyi kullanmaya yer yoktur.

            Anayasal denetim, parlamento kayyumluğu değildir.

            √ Anayasa Mahkemesinin yıpratılmaması, iç politikada tartışma malzemesi yapılmaması ve siyasi çekişmelerin aracı ve tarafı haline getirilmemesi, demokratik rejimin geleceği bakımından hayati önemi haizdir.

            Burada hiçbir tereddüt yoktur.

            √ Ancak, anayasal yargının da milli iradenin tecelli ettiği yegane yer olan Meclis'in iradesini hiçe sayarak yasamanın yetki alanına müdahale etmemesi ve bu yolla kuvvetler ayrılığı ilkesini fiiliyatta "kuvvetler hiyerarşisi"ne dönüştürmekten sakınması da aynı derece de önemlidir.

            √ Bu yol açıldığı ve sistematik bir uygulamaya dönüştürüldüğü takdirde, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı parlamenter rejim çok ağır bir yara alacak ve bundan sonra demokrasi ve milli iradeden söz etmek imkanı kalmayacaktır.

            ● Bu konunun AKP'ye yakın bazı çevrelerin savunduğu gibi anayasal yargıya "savaş açma", yargıyı "vesayet altına alma" veya "siyasi iradeye ram etme" mantığı ve anlayışıyla ele alınamayacağı açıktır.

            √ Burada herkes görev ve yetkilerinin anayasal sınırları içinde kalmanın, kendi meşruiyetlerinin sigortası olduğunu anlamak durumundadır.

            √ Yaşanan tecrübelerden alınan dersler ışığında yapılacak sağlıklı bir değerlendirme sonucu, uygulamadan kaynaklanan bu sorunun yine aynı yolla çözüme kavuşturulması en uygun ve makul hareket tarzı olacaktır.

            AKP'NİN AÇIKLAMALARI İLE DAĞ FARE DOĞURDU

            Sayın Milletvekilleri,

            Değerli Basın Mensupları,

            Konuşmamın son bölümünde Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı sonrası AKP'nin izlediği tutum ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı'nın başlattığı girişim hakkındaki görüş ve değerlendirmemizi dile getirmek istiyorum.

            BAŞBAKAN ERDOĞAN'IN VE AKP'NİN TEPKİSİ CILIZ VE ÜRKEK OLMUŞTUR

            Başbakan Erdoğan ve AKP'nin başörtüsü kararına tepkisi, kamuoyunda yaratılan beklentilerin aksine, cılız ve ürkek bir tepki olmuş ve AKP konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne havale ederek kendi sorumluluğundan kurtulmayı amaçlayan ezik bir tutum sergilemiştir.

            √ Basında AKP'li milletvekillerinin Ankara dışına çıkmamaları talimatı "kırmızı alarm" ve "olağanüstü hal" benzetmelerine konu olmuş ve AKP yetkili organlarının sine-i millete dönüş, erken seçim ve Anayasa değişikliği süreci başlatılması dahil tüm alternatifleri değerlendireceği haberleriyle kamuoyunda yüksek beklentiler yaratılmıştır.

            √ Ancak, sonuçta dağ fare doğurmuştur.

            AKP, Anayasa Mahkemesinin kararının muhatabının Yüce Meclis olduğunu, ortaya çıkan durumun Meclis tarafından değerlendirilmesi gerektiğini, siyasi partilere bu bağlamda görev ve sorumluluklar düştüğünü ve herkesin buna uygun hareket edeceğini ümit ettiğini söyleyerek, kendi görüş ve düşünceleri konusunda kamuoyunu karanlıkta bırakmıştır.

            KONUŞMA TUTKUSU VE ALIŞKANLIĞI OLAN ERDOĞAN HER NEDENSE ŞİMDİ SUSUYOR

            ● Her vesileyle her konuda konuşma alışkanlığı ve tutkusu çok iyi bilinen Başbakan Erdoğan, her nedense şimdi derin bir sessizliğe gömülmüş ve bugüne kadar kamuoyunun karşısına çıkmamıştır.

            AKP ÖNCE KENDİSİNİ DÜŞÜNÜYOR

            √ Bu konuda büyük bir Meclis çoğunluğuna sahip iktidar partisi olarak ilk önce kendilerinin ne düşündüğünü Türk milletine açıklamaktan kaçınan Başbakan, basın üzerinden tedavüle çıkardığı senaryoları diğer siyasi partilere tartıştırma fırsatçılığını seçmiştir.

            BAŞBAKAN GÖLGE OYUNUNU BIRAKSIN, ŞU SORULARA CEVAP VERSİN

            ● Parlamento'nun kendi hukukuna sahip çıkması gerektiğini söyleyen ve bu yönde Meclis'e çağrı yapmaya hazırlandığı basına yansıyan Başbakan'a hatırlatmak isteriz ki, siyasi sorumluluğunun icabı olarak ilk önce yapması gereken şey; gölge oyununu bırakıp şu soruların cevabını vermektir:

            √ Parlamento'nun kendi hukukuna sahip çıkmasından neyi kastediyorsunuz?

            √ Parlamento'dan anayasada belirlenen görev ve yetkilerine sahip çıkmak için ne yapmasını bekliyorsunuz?

            √ AKP tek başına referandumlu anayasa değişikliği yapmak için yeterli Meclis çoğunluğuna sahiptir.

            - Bu durumda, parlamento hukukuna sahip çıkılması için bazı yasal ve anayasal düzenlemeler yapılmasını öngörüyorsanız, bu konuda belirleyici olacak sizin iradenizdir.

            - Bu konunun Meclis'te tartışılmasını istiyorsanız, ilk önce somut düşüncelerinizi ve bunun haklı ve meşru gerekçelerini kamuoyuna açıklamak durumunda olan siz değil misiniz?

            - Bunu yapmadığınız sürece, Meclis neyi değerlendirecek, neyi tartışacaktır?

            Başbakan Erdoğan bu konularda ne düşündüğünü Türk milletine açıklamak sorumluluğuyla karşı karşıyadır.

            Milliyetçi Hareket Partisi, demokratik rejimin krizden çıkarılması ve normalleşme süreci başlatılmasına katkıda bulunmak mülahazasıyla, bu konuda Başbakan Erdoğan'ın getireceği makul ve meşruiyet sınırları içinde kalacak her öneriyi iyi niyet ve samimiyetle değerlendirmeye hazırdır.

            KÖKSAL TOPTAN'IN AÇIKLAMALARI

            Sayın Milletvekilleri,

            Değerli Basın Mensupları,

            Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı'nın 7 Haziran 2008 günü yaptığı basın toplantısında siyasi gündeme getirdiği düşünce ve öneriler, yaşanan bu süreçten soyutlanarak değerlendirilemeyecektir.

            Sayın Meclis Başkanı yeni bir anayasa yapılmasını ve senato sistemini tartışmaya açmış ve önümüzdeki süreçte Meclis'te temsil edilen siyasi parti liderlerini açık gündemli bir toplantıya davet edeceğini belirtmiştir.

            Çok genel bir çerçevede ortaya konulan bu düşüncelerin açıklığa kavuşturulması gereken yönleri bulunmaktadır.

            Bu konuda nihai bir değerlendirme yapılmasının, bu hususların somut biçimde ortaya çıkmasına bağlı olacağı takdir edilecektir.

            Bu bakımdan bugünkü konuşmamda dile getireceğimiz düşünce ve tespitler, bu konuda ön bir değerlendirme olarak kabul edilmelidir.

            BUGÜNKÜ HÜKÜMET DEĞİŞMEDEN YENİ ANAYASA YAPILAMAZ

            ● Yeni anayasa yapılması konusu 22 Temmuz 2007 seçimleri sonrasında AKP tarafından yadırganacak bir yöntemle gündeme taşınmış ve nabız yoklanmıştır.

            √ Yeni bir anayasa hazırlanması veya mevcut anayasada köklü değişiklikler yapılması, ancak siyasi istikrarın bütün unsurlarıyla hüküm sürdüğü bir ortamda düşünülebilecek bir husustur.

            √ Bugünkü şartlarda böyle bir istikrar ortamından söz etmek mümkün değildir.

            - AKP'nin kapatılması davası sonrası dönemde Türkiye ağır bir kriz sürecinden geçmektedir.

            - AKP'nin siyasi ve hukuki meşruiyet sorunu giderek derinleşmekte ve kapatma davası sürecinde bütün tasarruflarının meşruiyet temelinin sorgulanacağı bir geçiş dönemi yaşanmaktadır.

            √ Bu bakımdan siyasi normalleşme süreci başlatılmadan ve Türkiye'yi yönetme kabiliyetini kaybetmiş bugünkü hükümete dayalı siyasi tablo değişmeden, yeni anayasa hazırlanması doğru ve mümkün değildir.

            ● AKP hükümetinin geçen yıl kamuoyunda tartıştırdığı sipariş anayasa taslağının, Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli devlet niteliğini, üniter siyasi yapısını ve kimliğini tartışmalı hale getirecek ve bu temelleri sarsacak kabul edilemez hükümler içerdiği bilinmektedir.

            Siyasi kriz ortamından bağımsız olarak bu gerçekler de, TBMM'nin geniş tabanlı bir uzlaşma zemininde yeni bir Anayasa yapmasını imkânsız kılan, bunun asgari şartlarını ortadan kaldıran bir husustur.

            SENATO SİSTEMİ GEÇMİŞTE DENENMİŞ

            ● Bu mülahazalar, büyük ölçüde, iki Meclis'li sistem önerisi bakımından da geçerlidir.

            √ Bunlara ilaveten, Senato sistemi Türkiye'de geçmişte denenmiş ve her yönüyle tartışılmış bir konudur.

            Geçmiş tecrübeler, Senato'nun bir denge ve denetim mekanizması olarak kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getiremediğini, yasama ve yürütmenin işleyişini hantallaştırıcı sonuçlar doğurduğunu göstermiştir.

            √ Öte yandan, Sayın Meclis Başkanı'nın ifade ettikleri gibi Senato'nun Anayasa Mahkemesi'nin yükünü nasıl azaltacağını anlamak da kolay değildir.

            - Senato ile Meclis'in yapısını genel seçimlerde siyasi partilerin aldığı oy oranları belirleyecektir.

            - Seçimlerde tek başına çoğunluğu kazanacak parti, her iki organda da bu oranda temsil edilecektir.

            - Aynı siyasi partiye mensup bu çoğunlukların yasama tasarruflarında farklı hareket edeceklerini düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır.

            - Yasama tasarruflarını, kanun ve anayasa değişikliklerini anayasaya uygunluk açısından denetlemek, ancak bir yargı organının görev ve yetkisidir.

            - Yasama organının bir parçası olan senatonun böyle bir yetkiyle donatılması herhalde düşünülemeyecektir.

            - Bu bakımdan senatonun Anayasa Mahkemesi'nin yükünü azaltacağı düşüncesi, halisane bir beklentiden öteye geçemeyecektir.

            ● Sayın Meclis Başkanı'nın, içinden geçilen kriz sürecine ilişkin endişe ve düşüncelerin açıkça ifade edileceği ve çıkış yollarının konuşulacağı serbest gündemli bir toplantı düşüncesi iyi niyetli bir yaklaşım olarak görülebilecektir.

            Ancak, burada da şu husus üzerinde çok iyi düşünülmesi gerekli olacaktır.

            √ Parlamentonun ortak görüş ve hissiyatını yansıtan bildirilerin Genel Kurul'da kabul edilerek kamuoyuna duyurulması, ancak dış politikaya ilişkin milli meselelerde zaman zaman başvurulan bir yöntem olmuştur.

            - Ancak, iç meselelerde böyle bir yönteme başvurmanın parlamento geleneğimizde yeri bulunmamaktadır.

            - Bu hususun layıkıyla göz önünde tutulması gerekli olacaktır.

            Milliyetçi Hareket Partisi, Meclis Başkanı'ndan böyle bir davet alındığı takdirde konuyu her yönüyle değerlendirecek ve varacağı sonuca göre hareket edecektir.

            TÜRKİYE'NİN İHTİYACI SAĞDUYU ŞEKİLDE NORMALLEŞME SÜRECİNİN BAŞLATILMASIDIR

            Değerli Milletvekilleri,

            Basınımızın Değerli Temsilcileri,

            Ağır bir siyasi kriz ortamına sürüklenen Türkiye'nin bugün en büyük ihtiyacı, sağduyunun rehberliğinde krizin tahribatını imkânlar ölçüsünde sınırlandırmak ve bir normalleşme sürecinin başlatılmasının ortamını ve şartlarını hazırlamaktır.

            Bu kritik geçiş döneminde herkes sükûnetini korumalı, tahriklere kapılmayarak demokratik bir olgunluk ve kararlılık sergilemelidir.

            Türkiye çok keskin bir virajdan geçmektedir. Burada önemli olan AKP'nin bu virajı nasıl döneceği değil, demokrasi arabasının bu virajda devrilmemesidir.

            ● Siyasi krizin rejim bunalımına dönüşmesinden ve demokrasinin dış müdahaleye maruz kalmasından siyasi çıkar sağlamayı hesaplayan çevrelerin ara rejim heveslerine set çekilmesi, siyaset kurumunun önündeki en önemli misyondur.

            Bunun için Türkiye Büyük Millet Meclisi krizden çıkış ve normalleşme yolunda üzerine düşeni yapmalı ve soruna demokrasi içinde çözüm üretebilmelidir.

            HİÇBİR PARTİ VE SİYASETÇİ DEMOKRASİNİN GELECEĞİNDEN ÖNEMLİ DEĞİLDİR

            Bu noktada hiçbir siyasi parti ve siyasetçinin geleceğinin, demokratik parlamenter rejimin geleceğinden daha önemli olmadığı unutulmamalıdır.

            Esas olan demokratik rejimi korumaktır.

            ● Milliyetçi Hareket Partisi bugünkü krizin demokrasi korunarak aşılacağına inanmaktadır ve bunun için üzerine düşeni yapmaya hazır ve kararlıdır.

            √ Kapatma davasının sonucu ne olursa olsun, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıktır ve görevinin başındadır.

            PARLAMENTO ÇÖZÜM ÜRETMEYE VE BİR HÜKÜMET ÇIKARMAYA MUKTEDİRDİR

            √ Türkiye'nin hükümetsiz kalması düşünülemeyecektir. Parlamento çözümü üretmeye ve içinden bir hükümet çıkarmaya muktedirdir.

            √ Bunun kapatma davası sürecinin sonucu beklenmeden gerçekleşmesi imkânlarının araştırılması, normalleşme süreci bakımından kilit öneme sahiptir.

            TÜRK MİLLETİNİN HAKEMLİĞİNE BAŞVURMA YOLU HER ZAMAN AÇIKTIR

            √ Son tahlilde Türk milletinin hakemliğine başvurma yolu da her zaman açıktır.

            ● Bu bakımdan, ateşin üzerine benzinle giderek krizi derinleştirecek ve rejim bunalımına davetiye çıkaracak hareketlerden kaçınmak herkes için milli bir görevdir.

            TÜRK MİLLETİ İHTİRASLARI UĞRUNA DEMOKRASİYİ ATEŞE ATANLARI AFFETMEYECEKTİR

            √ Başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün siyasi partiler, demokratik Parlamenter rejim çökerse bunun altında kendilerinin de kalacağını, Türk milletinin ve tarihin siyasi ihtirasları uğruna demokrasiyi ateşe atanları affetmeyeceğini unutmamalıdır.

            √ Bugüne kadar tahterevalli siyasetinin iki ucunda oturan AKP ve CHP, hiç olmazsa şimdi rejimin dengeye oturması için siyasi sorumluluk noktasında buluşmalıdır.

            ● Türkiye'nin normalleşme sürecine girmesinde en büyük sorumluluğu taşıyan AKP;

            √ Milli irade ile hukuku karşı karşıya getirmekten ve,

            √ Gerilim stratejisiyle sonuç alınabileceği beklentilerinden artık vazgeçmelidir.

            AKP 301 MİLLETVEKİLİ İLE YENİ YÖNETİM YAPISI OLUŞTURMALI

            ● Sayın Başbakan ve AKP yöneticileri;

            √ Kapatma davasının 340 milletvekilinin tümünü ve hükümeti rehin alması yerine,

            √ Davaya konu olan milletvekillerinin bu sürecin sonucunu beklemeleri ve,

            √ Geride kalan 301 milletvekili ile siyasi istikrarın tesisi için yeni bir siyasi ve yönetim yapısı oluşturulmasını, krizden makul bir çıkış yolu olarak iyi niyetle değerlendirmek basiretini gösterebilmelidir.

            ● Bu konuda ortaya attığımız görüş ve düşüncelerin, siyasi çalkantı ortamının durulması ve istikrar hakim kılınarak normalleşme sürecinin önünün açılması dışında her hangi bir amacı bulunmamaktadır.

            Bazı AKP yöneticilerinin buna gösterdikleri tepkiler bu bakımdan yersiz ve anlamsızdır.

            √ AKP'nin parçalanması ve Başbakan Erdoğan'ın tasfiye edilmesi gibi niyetleri bize atfedenler, klonlamanın genetik özelliklerin korunarak bir organizmanın kopyalanması olduğunu unutmuş görünmektedirler.

            AKP'nin parçalanmasını isteyenlerin, bu siyasi partinin genetik özelliklerinin yeni bir siyasi yapıya aynen aktarılmasını düşünmeleri mümkün müdür?

            AKP'nin bu düşüncemize itibar edip etmemesi kendilerinin bileceği bir şeydir.

            39 AKP milletvekilinin kapatma davasının sonuçlanmasına kadar kenarda beklemelerini kabul edilemez bir düşünce olarak görenlerin, hukuki sürecin kapatma ile sonuçlanması halinde kapatılan bir siyasi partinin devamı niteliğinde yeni bir parti kurulmasında karşılaşacakları sorunları düşünmeleri asgari basiretin icabıdır.

            AKP yöneticilerinin her şeyi yakarak ve yıkarak, demokrasiyi tehlikeye atarak topluca tasfiye olma yolunu seçmeleri kendi tercihleri olacaktır.

            Bizim endişe ve telaşımız, AKP'nin parçalanması ve Başbakan Erdoğan'ın kurban edilmesi değil, demokratik rejimin geleceğinin kurtarılmasıdır.

            ● Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davasının hiçbir dış müdahaleye maruz bırakılmadan kendi mecrasında biran önce sonuçlanması, Türkiye'nin önünü görebilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.

            √ Yargı sürecinde hukuk kuralları içinde nasıl hareket edeceğine karar verecek olan AKP'dir.

            √ AKP'nin bu süreçle paranoyaların esiri olmaması ve cihat psikolojisi ve anlayışıyla hareket etmemesi kendisi açısından yararlı olabilecektir.

            ● Kapatma davası ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, AKP kapatılsın veya kapatılmasın, Türkiye'de yeni bir dönem açılacaktır.

            √ Herkes bu yeni dönemi iyi okumalı ve anlamalı ve kendisini buna şimdiden hazırlamalıdır.

            √ Milliyetçi Hareket, demokratik meşruiyet ve siyasi sorumluluk anlayışla, gerginliklerin tarafı olmadan Türkiye'nin temel sorunlarını makul ve meşru çözümlere kavuşturma iradesiyle buna hazırdır.

            Hepinizi en iyi dileklerimle selamlıyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

İLETİŞİM: altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com

BAHÇELİ:MİLLİ VİCDAN YARA ALMIŞTIR 

adimage 

MHP Lideri Bahçeli Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile ilgili yazılı açıklama yaptı. Bahçeli'nin açıklaması şu şekilde (Kırmızı yazı ile yazılan başlıklar EtikHaber tarafından konulmuştur):


MAHKEMENİN KARARINA SAYGI DUYMAK GEREK

Anayasa Mahkemesi CHP'nin başvurusu üzerine TBMM'nin 9 Şubat 2008 tarihinde 411 oyla kabul ettiği Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerinde yapılan değişikliklerini iptal etmiş ve yürürlülüğünü durdurmuştur.

Mahkemenin kararları kesin olup buna herkes saygı duymak durumundadır.

ÜNİVERSİTELERDE BAŞÖRTÜSÜ SORUNU KANAYAN BİR YARA

Ancak, Türk milletinin duygularına tercüman olan bizlerin bu konudaki gerçekleri dile getirmesi de siyasi sorumluluğumuzun bir gereğidir.

Yükseköğretim kurumlarında başörtüsü sorununun toplumsal bir huzursuzluk konusu olarak kanayan bir yara haline geldiği bilinen bir gerçektir.

ANAYASADA YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER MAKUL BİR ÇÖZÜM AMACINDA SAMİMİ BİR ÇABA

TBMM'nin bu sınırlı amaçla Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerinde yaptığı değişiklikler, bu soruna toplumsal hoşgörü anlayışıyla makul bir çözüm bulunması amacına yönelik samimi bir çaba olmuştur.

BU KARARLA MİLLİ VİCDAN YARA ALMIŞTIR

Bunun devletin temel ilkelerine yönelik bir hareket olarak değerlendirilmesi siyasi açıdan kabul edilemez.

√ Anayasa Mahkemesinin bu kararı, çözümsüzlüğe itilerek kanayan bu toplumsal yarayı derinleştirmiştir.

Bu kararla milli vicdan yara almıştır.

Sorun bu şekilde hukuki bir sonuca ulaştırılmış olsa da, bunun milli vicdanda nasıl çözüleceği konusu açıkta kalmıştır.

TÜRK TOPLUMUNUN İNANÇ BÖLÜNMESİ VE CEPHELEŞMESİNİ HIZLANDIRACAKTIR

√ Bu kararın çok yönlü sonuçları olması kaçınılmazdır.

Bu karar korkarız ki, Türk toplumunun inanç temelinde bölünmesi ve cepheleşmesi sürecini hızlandıracaktır. 

MİLLETİ DEVLETLE-DEVLETİ MİLLETLE KARŞI KARŞIYA GİBİ GÖSTERECEK BİR KARAR

"Milletle-devleti, devletle-milleti" karşı karşıya gibi gösterecek bu karar, bu yöndeki istismar çabaları için değerli bir zemin teşkil edebilecektir.

ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARI SİYASİDİR

√ Burada şu gerçekler açıkça söylenmelidir:

Anayasa Mahkemesinin kararı hukuki değil siyasidir.

Anayasa Mahkemesi'nin yetkisi, Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceleme ve denetleme ile sınırlıdır. Anayasa'da açık olarak belirlenen bu yetki aşılmış ve konunun esasına girilerek Anayasa değişiklikleri iptal edilmiştir.

KARARIN KAPATILMA DAVASI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ HAKKINDA GÖRÜŞ BİLDİRMEK DOĞRU DEĞİLDİR

√ Mahkemenin bu kararının AKP'nin kapatılması davası üzerindeki muhtemel etkileri hakkında görüş bildirmek doğru değildir.

Ancak, iddianamenin özünü oluşturan başörtüsü konusundaki Anayasa değişiklikleri iptal edildiğine göre, davanın esasının ortadan kalkmış olup olmadığı da üzerinde durulması gereken bir husustur.

MHP BU KARARI TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ AÇISINDAN BÜYÜK ÜZÜNTÜ VE ENDİŞE İLE KARŞILAMIŞTIR

√ Sonuç olarak, Milliyetçi Hareket Partisi milli vicdanı yaralayan bu siyasi kararı Türkiye'nin geleceği açısından büyük bir üzüntü ve endişe ile karşılamıştır.

İLETİŞİM: altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com

SANA DA YAPARLAR BİR GÜN! 

önder sav  

Önder Sav'ın, CHP Genel Merkezi'nde bir Merkez Valisi ile yaptığı görüşmenin, AKP yanlısı bir gazetede noktasına, virgülüne kadar yayınlanması sonrası, Türkiye'nin gündemi "dinleme çetelerine" yoğunlaştı.

Birçok kişinin dinlenmesi, Türkiye'de tartışılıyor, konuşuluyordu ama Önder Sav olayı ile birlikte bu durum Türkiye'nin öncelikli gündemi olmuştur.

Önder Sav'ın telefonunun yanlışlıkla açık kalması ve bu görüşmeyi Vakit Gazetesi'nin o şekilde kayıt altına alıp yayınlaması "telefon dinleme" hadiselerinin daha gür sesle tartışılmasını sağlamıştır.

Telekom ve Türkcell yetkilileri Vakit Gazetesi'nin "Önder Sav'ı aradık, o da yanlışlıkla telefonunu açık unuttu, biz de o şekilde görüşmeyi kayıt altına aldık" tezini haklı çıkaracak belge yayınlasalar da, dinlenme olayları gündemden düşmediği gibi, tartışması daha da alevlenmiştir.

Bugüne kadar yaşanan dinleme olayları, son Önder Sav olayı ile üstü örtülemeyecek durumdadır. Hadi bu son olayda Önder Sav'ın unutkanlığı, telefon kullanmayı bilmezliği diyelim- ki belgeler o yönde bir kanaat ortaya çıkardı.

Ya bundan önceki ortam ve telefon dinlemelerinin üstü ne ile örtülecek?

Komutanların, rektörlerin, gazetecilerin, siyasilerin, işadamlarının, sanatçıların ve toplumun birçok kesiminin dinlendiği, özellikle AKP yanlısı gazetelerde telefon ve sohbet konuşmalarının çarşaf çarşaf yayınlanması ile, tamamen anlaşılmıştır. Hem de hukuken yasak olduğu halde AKP yanlısı gazetelerde hiçbir korku, çekince olmadan yayınladı, dinlenen o görüşmeler…

Bir ara Youtube isimli internet sitesi, dinlenen görüşmelerin sergilendiği, teknolojik salon olmuştu.

Ne ilginçtir, ortada dolaşan görüşmelerin tamamının tek özelliği, AKP muhalifi olan ve AKP'nin politikalarını beğenmeyen insanlara ait olmasıdır.

Hal böyle olunca, devleti yöneten AKP'nin şüpheli olması kadar normal bir şey yoktur.

AKP, Türkiye'yi toptan paranoyak etmiştir. Eğer bu dinlemeler AKP'nin kontrolünde yapılıyorsa vahimdir, yok eğer AKP'nin yönettiği devlet içinde "çeteler" bu dinlemeleri yapıyorsa bu vahim ötesidir.

Türkiye, bu paranoyadan hemen kurtulmalıdır. Devlet içinde bu dinleme çeteleri varsa ve bu şekilde rahat hareket edebiliyorsa, bu çürümenin işaretidir.

AKP, bunun önüne geçmezse, devlet içinde varsa böyle çetevari yapılanmalar, gelir bir gün AKP'yi de vurur. Devlet içinde bu tür ekipler, AKP muhaliflerini hukuka uygun olmayan bir şekilde dinleyip, AKP yanlısı gazetelere servis yapıyorsa, bu aynı zamanda AKP'yi sevmeyen devlet içindeki kişileri de bu şekilde hukuksuzluğa sevk edebilir.

1980 öncesi devlet kurumlarındaki kamplaşmaları herkes çok iyi hatırlasın… Sağcı-solcu öğretmenler, sağcı-solcu polisler, sağcı-solcu askerler vb. uzayıp giden kutuplaşmalar olmuştu. Herkes birbirinin açığını bularak, birbirini ezmeye çalışmıştı. AKP, hukuku bir an önce faaliyete geçirip, suçluları ortaya çıkarmazsa, bu yapı elbette kendini de vuracak filizlenmeleri oluşturabilir. "Bugün bana, yarın sana" mantığı işlerse AKP de köşeye sıkışabilir.

Çünkü küresel ilişkileri, ekonomik ilişkileri, siyasi ilişkileri AKP'yi zaten kamuoyunda oldukça zor durumda bırakırken, bir de görünmeyen arka plan böyle bir hukuksuzlukla ortaya çıkarsa, AKP kendi kazdığı kuyuya düşer ya da tedbir almamanın, hukuksuzluğa prim vermenin bedelini öder.

Bush'la yapılan BOP görüşmeleri, Yahudi iş adamı Ofer'le otel odalarında yapılan ekonomik görüşmeler, Barzani ve Talabani ile yapılan "Kürdistan" telefonları, ülkenin milli değerleri babalar gibi satılırken yapılan pazarlıklar, Allah göstermesin (!) ortam ve telefon dinlemelerine takıldıysa, ne olur hukuk düzeninin hali…

Ne demişler: Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma...

AKP, yaşananları doğru idrak etmeli, korku devleti yaratacak uygulamaları bırakmalıdır. Bu devlet, AKP'nin değil, Türk milletinin devletidir.

Bundan önce, AKP medyasında bazı komutanlara, rektörlere, gazetecilere ait görüşmelerin çarşaf çarşaf yayınlanmasının hesabını verecek birileri olmalıdır.

Hadi Önder Sav, telefonunu açık unuttu, AKP yanlısı medyanın tuzağına düştü, ya diğerlerine ne kılıf bulacaksınız?

Yaşanan hukuksuzluklara kılıf bulmak yerine, bu hukuksuzluğu yapanları ortaya çıkarmak, AKP'nin öncelikli görevi olmalıdır.

Yaşanan her şeyin sorumlusu AKP iktidarıdır. Sorumluluk AKP'ye aittir, çünkü devleti maalesef onlar yönetmektedir. Hele AKP medyasının telefon ve ortam dinlemelerini çarşaf çarşaf yayınlaması arşivlerde duruyorsa, AKP bu işten kendini sıyıramaz…

AKP hukuk devletini yaşatmalıdır, hukuk devletini siyasi menfaatleri için kullanmamalıdır.

İLETİŞİM: altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com

İMRALI ADASI KADAR AÇILAN DTP KUCAĞI, AKP'LİLERİ BEKLİYOR 

02062008

Türkiye, AKP'nin kapatma davası süreci ile gereksiz yere gerilmiş durumda. Bugün birçok olay bu kapatma davası etrafında şekil alıyor.

Senaryolar, tezgâhlar, dinleme çeteleri, muhaliflerin susturulması, iktidarın hiddetli duruşu... hep kapatma davasının tetiklediği hallerdir.

Kamuoyunda yaygın kanaat, AKP'nin kapatılacağı yönündedir. Hangi AKP'li yetkili ile görüşülse, bu haleti ruhiyeyi onlarda görmek mümkündür. "AKP kapatılacak ama biz nasıl bir yol izleyeceğiz, yeni oluşum olursa oraya mı katılalım, yoksa Recep Tayyip Erdoğan'ın emanetçisi olabilecek kişinin yanında mı saf tutalım?" ikilemi, AKP'lilerin tercihini muallâkta bırakan düşüncelerdir.

AKP kapatılırsa, siyasi yasak almayanların miras paylaşımında parçalara ayrılacağı, şimdiden en çok konuşulan konudur.

Herkes, AKP kapandığında, AKP içinde miras parçalanmaları çıkacağını hesaplıyor ama AKP'nin kapatılmasından en şanslı çıkacak partilerden birisi de DTP olabilir. Bunu kimse hesaba katmıyor. Bence DTP, AKP'nin içine yönelik daha aktif olsa, AKP'nin mirasından en çok pay alacak parti olabilir.

AKP-DTP arasındaki bugüne kadar yaşanan uyuma bakıldığında, bunun gerçekleşmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.

AKP-DTP arasındaki uyum, AKP'ye oy verenler açısından değil, her iki partinin siyasi düşünce yapısından kaynaklanmaktadır.

Bir ABD ziyaretinde AKP'deki Kürt kökenli vekil sayısını "75" olarak ilan ederek, partisinin etnik haritasını çizen Recep Tayyip Erdoğan'ın, 22 Temmuz seçimlerinden çok kısa bir süre önce, CNN Türk'te yayınlanan bir programda, Ertuğrul Özkök'ün "DTP ile bir koalisyon olabilir mi?" sorusuna "Şartlar yarın neler gösterir… Bunun için şimdiden erken konuşup da kilitlenmek yanlış olur diye düşünüyorum. Demokrasinin içerisinde çareler tükenmez deniliyorsa… Birçok çareler de çıkabilir bu arada… Onun için sabırlı olmakta fayda var." şeklinde verdiği sıcak cevap, AKP'nin bir nevi yavrusunun DTP olduğunu göstermektedir.

Bu yavru, AKP'nin kapatılması ile büyüyebilir zira "75 Kürt milletvekilim var" diyerek etnik tasnif yapan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sözü DTP'ye kazanç olarak dönebilir.

DTP, asla Kürt kökenli vatandaşlarımızın savunuculuğunu yapan bir parti değildir. Buradan böyle bir yanlış sonuç çıkarılmasın…

Burada AKP-DTP arasındaki uyumu görmek, zaten her şeyin anlaşılmasını sağlayacaktır.

301.madde değişikliğinde, Vakıflar Yasası kabulünde, Türkçe'den başka bir dilin TRT'de serbest bırakılmasında, PKK'ya ait kavramların kullanılmasında AKP ve DTP'nin yolları hep birleşmiştir.

"Sayın Öcalan" gibi hitapta bulunanları, "Demokratik Cumhuriyet, Türkiyelilik, Kürdistan" gibi PKK'ya ait kavramları kullananları, hem AKP'de, hem DTP'de bulabilirsiniz. Herhalde bunun aksini iddia edecek akıl sahibi yoktur.

AKP'nin bir bütün olarak DTP'ye uyum sağladığı düşünülürse ve Recep Tayyip Erdoğan'ın da "75 Kürt milletvekilim var" dediği etnik haritasından bir demet alınırsa, AKP'nin kapatılması sonrası, DTP de mirastan pay alabilir.

AKP'nin emanetçisi, DTP olursa yada AKP'den DTP'ye akış olursa kimse şaşmamalıdır. Hiçbir Türk milliyetçisini şaşırtmayacak da zaten budur.

Hormonlu bir şekilde, MHP ve CHP'yi yan yana getirerek, gizlenmeye çalışılan asıl ittifak AKP-DTP arasındadır. 22 Temmuz seçimlerinden önce, Recep Tayyip Erdoğan ve hiçbir MHP'linin unutmaması gereken Melih Gökçek denen adamın "MHP-CHP koalisyon yapacak" şeklindeki iftiraya dayalı propagandaları ile AKP-DTP arasındaki uyum gizlenmeye çalışılmıştır.

Milyonlarca kişinin huzurunda "Şartlar oluşursa, DTP ile koalisyon kurarım" diyenler, CHP-MHP koalisyon söylentileri çıkararak, halkı korkutmuştur.

CHP de zaten milli ve manevi değerlerden uzaklığı ile tam korkuluk modelinde olduğu için, olan MHP'ye olmuştur.
Aslında AKP'nin yol arkadaşı DTP'dir, tükendiği yerlerde nefesini açan da CHP'dir.

Bu tespitimin birçok somut belgesi mevcuttur. Kamuoyunda vicdanı ve aklı olan da zaten olan-bitene şahittir.

CHP'nin son gafları ve skandalları AKP'ye nefes aldırarak, buna bir örnek olduğu gibi, Türk Ordusu PKK ile mücadele ederken, PKK'nın Kürtçe talebini beraberce kabul eden AKP-DTP ittifakı da en sıcak örnek olmuştur.

MHP Lideri Devlet Bahçeli Kürtçe konusunda AKP'nin adımını "Erdoğan düzenlemeye gerek duymadan 24 saat anadilde yayın yapılacağını Diyarbakır'da açıklamıştır. Bu başbakanın dağ kadrolarına yaptığı bir jesttir." şeklinde değerlendirmiştir.

Bu jest içinde DTP'nin katkısı düşünülürse,uyum içinde bulunduğu AKP'nin kapatılması en çok DTP'ye yarayabilir. Recep Tayyip Erdoğan'ın "75 Kürt milletvekilim var" demeci aslında DTP'ye göre tam bir pasta olarak sunulmuştur. Artık ustalık, bu pastayı AKP içinden kesip, DTP tabağına koyabilecek, DTP yöneticilerinin maharetindedir. Ben, DTP'ye yol göstermiyor, siyasetin şuan ki, doğasını yorumluyorum.

Birbirinden farkı olmayan bu iki partinin siyasi röntgenini çekiyorum. Bu iki partinin siyasi röntgenini havaya doğru kaldırıp, özellikle beyin bölgesine doğru baktığımızda, Türkiye'ye zararlı politikalardaki düşünce benzerliği çok rahat bir şekilde görünmektedir.

"Al AKP'yi, vur DTP'ye" diyebileceğimiz siyasi arenada, herkes gelişmeleri doğru okumalıdır.

AKP ve DTP arasında fark yoktur.

Eğer AKP kapatılırsa, Recep Tayyip Erdoğan'ın "75 Kürt milletvekilim var" diyerek işaretliği kişileri çok iyi takip etmek lazımdır. DTP kucağını, İmralı adası kadar açmış bekliyordur.

İLETİŞİM: altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com

ALİ BABACAN VE AKP GAFLETLERİ 

Potlara, gaflara, gafletlere imza atma makamı haline gelen Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Ali Babacan'ın Avrupa Parlamentosu'nda "Türkiye'de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor" sözleri ile Türkiye'yi Avrupa'ya şikâyet etmesine çok yönlü tepkiler geldi.

Ali Babacan'ın bu sözleri, talimatları Avrupa'dan alan AKP'nin, merhameti, desteği de Avrupa'dan almak için nasıl çaba gösterdiğine dair çok güzel örnek olmuştur.

Ali Babacan'ın sözleri çok büyük gaflettir. Ülkesini Avrupa'ya şikâyet etmesi ve jurnallemesi, Türkiye adına çok büyük talihsizliktir. AKP, buna benzer birçok gaflete ve talihsizliğe imza atmıştır.

Ali Babacan, derdi Müslümanlar olmayan bir partiden Dışişleri Bakanı'dır.

Ali Babacan'ın bu şikâyeti, Müslümanların yaşadığı sorunlar adına değil, Avrupa'nın gayrimüslimler adına yapmış olduğu taleplerde ellerini güçlendirmek adına stratejik bir mesaj şeklidir.

Türkiye'de, bazı takıntılı laiklerin inançlı insanlar üzerinde yarattığı sıkıntılar dışında, Türkiye Müslümanların ibadetlerini gerçekleştirdiği, özgürlüklerini yaşadığı en rahat ülkedir.

Türkiye, sadece Müslümanların değil, diğer dinlere mensup insanlarında inanç ve ibadetlerini rahatlıkla yaşadığı bir yerdir.

Ama Türkiye'nin Dışişleri Bakanı Türkiye'ye kötü bir imaj verebilmek adına elinden gelen AKP'liliği gösteriyor. Bu AKP'lilik anlayışı, altı yıldır ülkesine kötülemek için her şeyi yaptığı gibi, Avrupa'nın her menfaatini de Türkiye üzerinde uygulamak için aşkla, şevkle çalışmaktadırlar.

Aslında son altı yılda yaşananları değerlendirdiğimizde, bu ülkede inançlı insanların AKP tehdidi altında olduğunu anlarsınız…

AKP, inançları insanları siyasi ve küresel menfaatleri için kullanmakta, onları istismar etmekte ve kirli emelleri için onları ateşe atmaktadır. Takıntılı bazı laiklerde, AKP yüzünden o samimi ve inançlı insanları da, hedefleri içinde görmektedirler.

Gerçek laiklik anlayışının güvencesi altında olan inançlı insanlar, asıl AKP'nin tehdidi ve sömürüsü altındadır.

Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan Türkiye'de, AKP, Müslümanların ülkesini, malını, değerlerini Hıristiyan Avrupa'nın menfaatleri için dönüştürmektedir. Menfaat karşısında, siyasi menfaatleşme sendromudur bu…

Türkiye, Tanrı ile konuştuğunu söyleyip, Müslüman ülkelere işgal saldırıları yapan Bush'un "Eşbaşkanları" tarafından yönetilmektedir. Hal böyle iken Türkiye'deki ve komşu ülkedeki Müslümanlar tehdit ve tehlike altında değil de nedir?

"Türkiye'de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor" diyen Ali Babacan'ın Dışişleri Bakanlığı, AKP iktidarında altı yıldır kimlere hizmet etmiştir?

ABD-AB'nin menfaatlerini Türkiye'de savunan mı yoksa ABD-AB'de nazarında Türkiye'nin menfaatlerini mi savunan mı olmuştur? Bırakın ABD-AB karşısında menfaatlerimizi savunmayı, hiçbir milli meselede, doğru dürüst Türkiye'nin halklarını bile savunmamışlardır. Savunmaları, zaten kuruluş felsefelerine aykırıdır.

Türkiye'nin haklarını savunacak koltukta oturan kişi, Türkiye'yi Avrupa'ya şikâyet ediyorsa, AKP'nin siyasi felsefesi burada kendini gösteriyor demektir.

AKP'nin felsefesinde, ABD-AB menfaatlerini savunmak olduğu için Türkiye'de değil, dünyadaki Müslümanların üzerinde bir tehdit söz konusudur.

"Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor" diyen Ali Babacan keşke, yaşanan sıkıntılar neler onları da sıralasa idi.İşte o zaman, AKP'nin günahlarını daha net görme ihtimali olurdu.

AKP, "hem kel, hem fodul" bir şekilde davranmaktadır. Çözüm makamında ağlıyor, Türkiye'yi koruma makamında iken ülkeyi şikâyet ediyor.

AKP, bu huyundan vazgeçmeyecek şekilde alışmıştır. AKP hizmet ettiği Avrupa'nın kollarına kendini sunmuştur. Her şeyin çözümünü oradan beklemektedirler. Avrupa lobisi de, AKP'nin bu teslimiyetini çok iyi kullanmaktadır.

Türklüğün sönmeyen güneşi, Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: "Efendiler! Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanmıştır. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile ecnebilerin plânları ile yükselebilsin. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir."

Mustafa Kemal Atatürk, bunları diyor, bugün onun emaneti olan Türkiye Cumhuriyetini idare edenler, Avrupa'nın kapısında, Türkiye'yi şikâyet ediyor.

Türkiye'yi ve değerlerini savunmak zaten bunlara kaldı ise çoktan "Fatiha" okumak lazımdır…

Türkiye için "Fatiha" okumamak adına, bu zihniyetten bir an önce kurtulmak şarttır.

Avrupa kapısında dolaşan Ali Babacan gibi hükümetten profilleri görünce, en kısa zamanda bunun gerçekleşmesi, Türkiye adına kazanç olacaktır.

İLETİŞİM: altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com

CHP'nin Kanaltürk'ü fiilen satın aldığı belgelendi. 

KANATÜRK'ÜN YÜZDE 40'I PARTİNİN
CHP ile Tuncay Özkan’ın imzaladığı sözleşme, siyaset-medya ilişkisinin çirkin yüzünü gözler önüne serdi. CHP, 3.5 milyon dolar karşılığında Kanaltürk’ün yüzde 40’na rehin koyup, yönetici atamış. Hangi şarkıcının hangi programa çıkacağına bile karar vermiş.

3,5 MİLYON DOLARIN DİYETİ
Sözleşme’nin üçüncü maddesinde Kanaltürk’ün yükümlülükleri sıralandı. Kanaltürk, 3.5 milyon dolar karşılığında CHP’ye şu taahhütlerde bulundu: 

1) CHP’nin gönderdiği tanıtım ve reklam filmlerinin izlenme oranı yüksek yayın kuşağında 4 yıl boyunca bedelsiz yayımlanması.

2) CHP tarafından belirlenecek partili uzmanların televizyonda spordan müziğe kadar her alanda yayınlanan programlarda konuk edilmesi ve konuşmalarının yayınlanması.

3) Parti tarafından önerilen kişi veya kişilerin haftada 7 saatten az olmamak kaydıyla televizyon ve radyo programlarına konuk olmalarının sağlanması, haber bültenlerinde konuk edilmesi ve görüşlerinin yayınlanması.

4) Parti liderinin veya CHP’nin yetkili kıldığı yöneticilerin haftada en az bir kez olmak üzere programlarda konuk edilmesi ve görüşlerinin duyurulması. Ayrıca gündemdeki konularla ilgili olarak karşılıklı görüşmelerle olayların ve olguların halka aktarımı için programların yapılması. 

5) Parti liderinin yurtiçi gezilerinin izlenmesi ve yayınlanması taahhüt edilir. 

6) Yayımcı ayrıca prodüksiyon ve yayımlarda yasalara aykırı olmayacak şekilde parti görüş ve programına uygun davranmayı taahhüt eder.

CHP'Yİ KAPATTIRACAK BELGE ANAYASA MAHKEMESİ'NDE
CHP’nin Kanaltürk’e belgesiz aktardığı milyonlarca dolarlık transferi Maliye belirledi. Dosya Anayasa Mahkemesi’ne iletildi.
MALİYE Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı, CHP’nin Kanaltürk’e aktardığı 4 milyon YTL’lik paranın ile ilgili başlattığı incelemede yaklaşık 3 milyon YTL’lik bölümününün faturalandırılamadığını tespit etti. Bakanlık durumu Anayasa’nın 69 ve Siyasi Partiler Yasası’nın 67. ve 70. maddelerine aykırılık gördüğü için konuyu konuyu Yargıtay Başsavcılığı’na iletti. Konuya ilişkin haberlerin basında çıkması üzerine Başsavcılık da raporu apar topar Anayasa Mahkemesi’ne iletti. Anayasa Mahkemesi da raporu raportöre teslim etti.

İLETİŞİM: altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com

Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin TBMM Grup Toplantısında Yapmış Oldukları Konuşma 03.06.2008 

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Basınımızın Muhterem Temsilcileri,

Hepinizi en iyi dileklerimle, sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Son Meclis Grubu toplantımızdan bu yana geçen süre içinde, çalkantılı siyasi gündemi ağırlaştıran gelişmeler yaşanmış, içine girdiğimiz bunalım ortamı daha da derinleşmiştir.

AKP’nin kapatılması için başlatılan hukuki süreç sonrası siyasi meşruiyetini tamamen kaybeden, çok ağır bir yönetim zaafı içine düşen ve tehlikeli yollara sapan Başbakan Erdoğan ve hükümeti, gerginlikten beslenen, korku salmayı, baskı ve tehdidi mubah gören bir çatışma stratejisi benimsemiştir.

Bugün yaşananlar bu stratejinin tezahürleridir.

Senaryolardan, skandallardan, kavgalardan ve ince hesaplardan bunalan Türkiye kilitlenmiş ve çok ağır tahribatı olan bir cenderenin içine hapsedilmiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar döneminin en belirgin özelliklerinin birisi, Türk milletinin ortak değerleri üzerinden siyaset yapılması, Türkiye’nin temel harcı olan bu değerlerin siyaset malzemesi ve istismar aracı olarak kullanılması olmuştur.

AKP, bugüne kadar ortak milli ve manevi değerlerimizi içerde çatıştırarak, bu nifak siyasetiyle siyasi kazanç sağlamayı amaçlamıştır.

Türk milletini birleştiren bu değerler dışarıda da tartışmaya açılmış ve şikâyet konusu yapılmıştır.

Türk yargısını başta AB olmak üzere dış mihraklara şikayet ve ihbar eden AKP yetkilileri, dış baskı ve müdahaleyi meşru hale getirmek için Türkiye’nin onuru ve haysiyetini ayaklar altına almakta bir beis görmemektedir.

Anayasal düzenin temel taşları ve bu kapsamda laiklik ilkesi de AKP tarafından dışarıya şikayet edilmiş ve AB müfettişlerine Türkiye için yeni laiklik reçeteleri hazırlanması için açık davet yapılmıştır.

Son dönemde, AKP’nin bu iflah etmez siyaset anlayışının yeni ve ibret verici tezahürlerine şahit olunmuştur.

Dışişleri Bakanı’nın Avrupa Birliği komiserleri önünde hesap verirken, Türkiye’de Müslüman çoğunluğun da dini özgürlük bakımından sorunlar yaşandığını iddia etmesi, manevi değerlerimizin AKP tarafından siyaset piyasasına yeniden sürüldüğünü gösteren çok hazin bir gelişme olmuştur.

Dışişleri Bakanı’nın bu hezeyanına Başbakan Erdoğan’ın hemen destek vererek sahip çıkması ve bu sorunlar hakkında Diyanet İşleri Başkanlığını adres göstermesi, AKP’nin inançlar üzerinden siyaset yapma alışkanlığının tedavi kabul etmez bir marazi hastalık halini aldığının ikrarı ve delilidir.

Dini duyguları kullanarak manevi değer ticareti yapan “inanç hortumcusu” AKP, bu çirkin hüviyetini bir kere daha göstermiş ve din istismarcılığıyla yeniden sahneye çıkmıştır.

Bugüne kadar bu konuyu iç siyaset malzemesi ve rant aracı olarak kullanan AKP, şimdi bu istismar siyasetini Avrupa’nın gündemine taşınmış ve bu konuda yeni bir dış cephe açma arayışına girmiştir.

Laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağı olmaktan aleyhine kapatma davası açılan AKP’nin, manevi değerler üzerinden istismar ticaretine bu şekilde yeniden sarılması, kendileri açısından çok vahim bir siyasi basiretsizliktir.

Bu aymazlığın bizi ilgilendiren yönü bulunmamaktadır. Söyledikleri sözlerin ne anlama geldiğini ve nereye gideceğini düşünmek AKP yöneticilerini ilgilendiren bir meseledir.

Ancak, bu sözleri söyleyen Bakan ve bunlara sahip çıkan Başbakan, şimdi Türk milletinin karşısına çıkıp Müslüman çoğunluğun dini özgürlük alanındaki sorunlarının neler olduğunu, altı yıla yaklaşan iktidarları döneminde bu konuların çözümü için ne yaptıklarını dürüst ve namuslu bir şekilde açıklamak durumundadır.

Bu kapsam da, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı şu konulara da açıklık getirmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır:

  • Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki dini azınlıklara ilişkin dayatmalarının başında İstanbul Fener Rum Patrikhanesinin papaz ihtiyacı için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, Patriğin “Ekümenik” statüsünün kabul edilmesi ve azınlık cemaatlerine tüzel kişilik tanınması gelmektedir.
  • Dış İşleri Bakanı, Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıkların sorunları değil Müslüman çoğunluğun da sorunları bulunmaktadır diyerek, Avrupa Birliği’nin bu taleplerinin haklı ve meşru olduğunu kabul etmiştir.
  • Bu gerçekler doğrultusunda, AKP hükümetinin yakın bir zamanda, Avrupa Birliği’nin bu konulardaki dayatmalarını da Meclis’teki çoğunluğuna güvenerek yerine getirmeyi planladığını söylemek yerinde olacaktır.

Sayın Başbakan, bizce malum olan bu konudaki gerçek düşünce ve niyetini Türk milletine açıkça itiraf etmek dürüstlüğünü ve cesaretini göstermekten artık kaçmamalıdır.

Aziz Milletvekili Arkadaşlarım,

Örneklerine, ancak Mondros mütarekesi döneminde rastlayabileceğimiz yönetim acziyeti ve devlet adamlığı sefaleti, ne üzücüdür ki, yalnızca iktidar zihniyetini değil, beraberinde aziz milletimizi de felakete sürüklemekte, ülkemiz bir kaosa doğru ilerlemektedir.

Artık Türkiye’yi taşımaya kabiliyeti olmadığı ortaya çıkan AKP zihniyetinin “yola devam” diyerek hızlandırdığı fren tutmayan siyasetinin nerede devrileceği, hangi duvara toslayacağı ve kimleri de altına alacağı belli değildir.

Milliyetçi Hareket Partisi, bu kaos ve kargaşa ile Türkiye’nin iyi yönetilemeyeceğini daha ilk günden itibaren söylemiş ve özellikle kapatılma davasının açılmasından sonra hükümetin her siyasi faaliyetinde meşruiyetinin sorgulanacağını önemle vurgulamıştır.

Temennimiz, bu zihniyetin, kendisiyle birlikte, sarsıntı yaşayan Türkiye’mize, bunalan milletimize ve zedelenen siyasetimize daha fazla zarar vermeden bu maceranın bir an önce sona ermesidir.

Demokrasilerde hiç kimse ve hiçbir siyasi parti vazgeçilmez değildir. Siyaset kendi kulvarında mutlaka çözümü bulacak, seçmen sağduyusu demokrasinin taşlarını yerine oturtacaktır. Ümidimiz bu yöndedir.

Bu bulanık ortamda, Türkiye mutlaka demokrasi içinde ve sandıkta bir çözüme ulaşacak, yıllardır süren aldatmaya bir son verecektir.

Türkiye sahipsiz değildir. Milliyetçi Hareket her hal ve şartta, milletimizin ağır sorunlarına vakıftır.  Çözmeye hazırdır.

Bu kararımızı, kararlılığımızı ve milletimize olan inancımızı huzurunuzda bir kez daha vurguluyorum.

Bugün Türkiye,

  • Hükümetin ve temel kurumlarının bildirilerle birbiriyle tartıştığı,
  • Vatandaşların can ve mal emniyetinin kaybolduğu,
  • Siyaset kurumuna olan güvenin giderek sarsıldığı,
  • İnsanların özel hayatlarının izlendiğine dair kaygıların arttığı,
  • Toplum kesimlerinin yaşanan buhranın yarattığı ortamda birbirine olan güvenini kaybettiği,
  • Bölücülüğün bu karanlık içinde kendisine yeni yaşama alanları bulduğu ve sinsice ilerlediği,
  • Avrupa’nın iç işlerimize karışmak için her gün iktidar eliyle yeni fırsatlar yakaladığı,
  • Halkımızın ekonomik bunalımın tahribatını daha derinden hissetmeye başladığı bir süreci yaşamaktadır.

Sayın Başbakan’ın “Davanın Türkiye'ye bu yıl 25 milyar dolar getirecek yabancı yatırımcıları tereddüde soktuğunu” söylemesi de mukadder olan ekonomik bunalımı ertelemeyecek ve başarısızlığın bahanesi olamayacaktır.

Yılların ihmalinin kapımıza yığdığı sorunların kaçınılmaz neticesi olarak ekonomik kriz bugün önümüzde durmaktadır.

“Biz sloganlarla konuşmuyoruz. Biz gerilimlerin tarafı olarak konuşmuyoruz. Biz eserlerimizle ve yaptıklarımızla konuşuyoruz" diyen Başbakan Erdoğan’ın eseri de yaptıkları da bunlardır ve ortadadır.

Geçtiğimiz hafta Güneydoğu Anadolu Bölgemizdeki vatandaşlarımız için çözüm adı altında hükümetin hazırladığını iddia etiği “GAP Eylem Planı” Sayın Başbakan tarafından açıklanmıştır.

Bize göre, devlette ve hizmette devamlılık, yönetimin vaz geçilmez bir kuralı ve aynı zamanda millete hizmet etmenin doğal bir yansımasıdır.

Başbakanın sahiplenmeye çalıştığı bu projenin ana ekseni 30 yıl öncesinden ve başka hükümetler tarafından oluşturulmuştur.

Başbakanın ilan ettiği GAP Eylem Planı ise partimizin de içinde bulunduğu 57. Hükümet tarafından 26 ilimizi kapsayacak şekilde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Eylem Planı adı ile 9 Mayıs 2000 tarihinde uygulamaya konulmuştur.

Bu kapsamda, daha o tarihlerde ilgili bakanlar, illerin milletvekilleri, bürokratlar ve yerel yöneticilerle toplantı ve istişareler yapılmış, hazırlıklar o dönemde başlatılmıştır.

Şayet durum Başbakan’ın iddia ettiği gibi partisinin başlatmış olduğu bir uygulama ise, bugüne kadar toplam projenin % 59’unun tamamlanmış olmasının izahı nasıl yapılacaktır?

Bizler hükümetin bu bölgemizi beş buçuk yıl sonra hatırlamış olmasına rağmen, başlattığımız ekonomik yatırımları sürdürmesinden memnuniyet duyacağımızı, vatandaşımıza ulaşması halinde sağlanacak refahı ve huzuru can-ı gönülden temenni ettiğimizi belirtmek istiyorum.

Dileğimiz, terörle mücadele kapsamında gündeme gelen bu ekonomik tedbir ve yatırımların, yıllardır hizmet, iş ve aş arayan başka bölgelerimize de bir an önce ulaşması, Karadeniz, Akdeniz, Ege, Marmara, İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerimizin ve insanlarının de bir an önce hatırlanmasıdır.

Beklentimiz adı bile AKP’nin siyasi tarihinden çok önce konmuş ve başlatılmış GAP projesinin kalkınmaya ve refaha vesile olmasıdır.

Bunlar Milliyetçi Hareket’in her mensubunu memnun edecek gelişmeler olacaktır. Bundan hiç kimse kuşku duymamalıdır.

Ancak, Sayın Başbakan’ın bu projeyi, ülkemizi terör belasından kurtaracak bir sihirli formül olarak sunması ve sözde vatandaşı “terörün dil ve kültür tabanından kurtaracağını” söyleyerek Türkiye Radyo ve Televizyonlarında ana dillerde tam gün yayına geçeceğini açıklaması Milliyetçi Hareket Partisi için asla kabul edilemez bir durumdur.

Başbakan Erdoğan, hiçbir yasal düzenlemeye ihtiyaç duymadan TRT bünyesinde 24 saat ana dilde yayın yapılacağını Diyarbakır’da ilan etmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi ise bir dayatma ile karşı karşıya bırakılarak Başbakan’ın taahhüdü, emrindeki siyaset kadrosu tarafından derhal yerine getirilmiştir.

Meclis komisyonlarında tartışılmadan, Anayasa ve diğer kanunlar karşısındaki durum gözetilmeden, adeta yangından mal kaçırırcasına Türkçe dışındaki bir dil resmileştirilmeye çalışılmıştır.

Bu tavır “önce devlet adım atsın” diyen PKK’nın dağ kadrolarına Başbakan tarafından yapılmış siyasi bir jesttir.

Üstelik bu sözde tedbirin, terörü önleyeceğini düşünmek ise, yıllardan beri ülkeyi yöneten zihniyetin, hala PKK ve uzantılarının neyi istediklerini, ne için teröre başvurduklarını anlamamış olduğunu da ortaya çıkarmıştır.

Sözde “barışı sağlama ve şiddeti durdurma” adına yürütülen kirli kampanyalarla milletimizi etnik çatışma ve bölünmeye götürecek yolun, siyasi basamakları bu şekilde birer birer döşenmektedir.

Buradan hükümete sormak lazımdır:

  • Geçtiğimiz yıllarda Avrupa taleplerinin önünü açmak için verilen tavizlerle, sınırlı sürelerde ana dillerde yapılan yayınların terörle mücadelede bir katkısı ve etkisi görülmüş müdür?
  • Ana dilde yayın ve eğitim talep eden siyasal bölücülüğün önü bu adımlarla kesilmiş, terörist saldırılarda bir azalma olmuş mudur?
  • Şayet bunlardan bugüne kadar bir sonuç alınamamış ise, şimdi tam güne çıkarılacak ana dillerdeki yayın anlayışı ile bölücülük nasıl sona erdirilecektir?

Bu sorulara iktidar zihniyetinin ne verebileceği bir cevap, ne de açıklayabileceği bir izah yoktur.

Türkçeden başka dillerde, TRT’den yapılacak tam gün yayın anlayışı, PKK terör örgütünün dağ kadrosunun silahlı baskısına ve şehirdeki uzantılarının ise siyasal taleplerine karşı tam bir teslimiyetin ifadesidir.

  • Bölücülüğü bilinen siyasi parti kongrelerinin Barzani Marşları ile açıldığı,
  • İmralı canisinin her platformda bir sfenks haline getirilerek kutsandığı,
  • Bölgedeki kuraklığın bile Mehmetçiğin harekâtına bağlandığı,
  • Bölücü taleplerle sözde demokratik çözüm önerilerinin birlikte anıldığı bir ortamda, hükümetin sözde tedbirlerinin kanayan yarayı daha da azdırmasından başka bir sonuç vermesi beklenmemelidir.

Verilen tavizler burada da son bulmayacak, önümüzdeki dönemde ana dilde eğitime ve oradan da ayrı dil konuşanların, ayrı devlet kurmak için ayrılma taleplerine kadar gidecektir.

AKP’nin ardına kadar açtığı kapıdan çıkacak sonuç, maalesef böylesi bir bölünme ve ayrışmadan başka bir şey değildir.

Hükümetin son GAP çıkışı ile ABD ile 5 Kasım Beyaz Saray görüşmesinin perde arkası da aydınlanmaya başlamıştır.

Sözde ekonomik yatırım ve yardım ile maskelenmiş bir siyasal açılım projesi, bir türlü bitirilemeyen PKK terör örgütünün Kandil kadroları ile onun siyasal temsilcilerinin önüne konulmuştur.

Onların yeterli görmesi ile uygulanması mümkün olacak, şayet bu aşamada yetersiz bulurlarsa terör destekli bölücü talepler artarak hız kazanacaktır.

İmralı canisine affa kadar varan bölücü emellerin bu girişimle de tatmin olmayacağı düşünülürse, önümüzdeki dönemde de terör örgütü kanlı eylemlerini sürdürecek, bölücülük giderek suç olmaktan çıkacağı bir siyasallaşma sürecine girecektir.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya koyduğu sözde açılımın sonucunda Türkçemiz anadil ve resmi dil olmaktan giderek uzaklaşıp yerel dil sayılmaya başlanacak, çok kimlikli, çok dilli, çok etnikli bir parçalanma alt yapısı, ne zaman patlayacağı, kimin basacağı belli olmayan bir mayın gibi milletimizin kucağına bırakılacaktır.

Milliyetçi Hareket, aziz milletimize reva görülen bu zilletin farkındadır ve milliyetçilerin eli bu felaketi hazırlayanların mutlaka yakasında olacaktır.

Değerli Milletvekilleri,

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iş, aş ve üretimden uzak ekonomi anlayışının neden olduğu sancılar, toplumun her kesimince yakından hissedilmeye başlanmış, partimizin bu konuda yıllardır yaptığı uyarılar yerini bulmuştur.

Büyük sermaye ve sanayi çevrelerinin bile hükümeti eleştirmeye başladığı bu süreçte, giderek artan enflasyon, büyüyen cari açık, dış borçlar ve ithalat-ihracat dengesizliğinin sarsıntıları artık evlere ve mutfaklara kadar girmiştir.

Yaşanan yokluk ve yoksulluk artık yamama tedbirlerle ve evlere dağıtılan kömürlerle örtülemeyecek boyutlara yükselmiş, dar gelirlimiz, emeklimiz, işçimiz, memurumuz, köylümüz ve çiftçimiz açlık ve çaresizlikle yüz yüze gelmiştir.

Konuşmamın bu bölümünde; ülkemizin toplumsal ve ekonomik sistemi içinde yeri doldurulamayacak bir fedakâr zümrenin, esnaf ve sanatkârlarımızın durumuyla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi esnaflık, tarım sektörü ile birlikte en yoğun işgücüne sahip alanlardan biri olarak milletimize sağladığı sosyo-ekonomik katkıları nedeniyle vazgeçilemez bir meslek grubudur.

Özellikle sanayinin işgücü yaratma kabiliyetinin giderek zayıflamasıyla birlikte, esnaflığın bu yönü daha belirginleşmeye başlamıştır.

Bu değişime rağmen, esnafın sorunları azalacağı yerde her geçen gün çoğalmaktadır.

  • Enflasyonla birlikte faizlerde yaşanan artışlar,
  • Yapılaşma, ulaştırma ve enerji maliyetlerinin yüksekliği,
  • Devletin başka yerlerdeki açıklarını kapatmak için sürekli arttırdığı vergi yükü,
  • Gelir dağılımındaki adaletsizliğin neden olduğu sorunlar,
  • Köyden kente göçle ortaya çıkan intibaksızlık,
  • Şirketleşerek yüzlerce esnafın yaptığı işi ve hizmeti bir arada yürüten süper market kültürü,
  • Kent merkezlerinde her ay yenilerinin açıldığı büyük alışveriş merkezleri,
  • Yurt dışından ithal edilen ucuz ve kalitesiz ürünler, esnaf ve sanatkârlarımızın yaşadığı sorunların temelini teşkil etmektedir.

Elbette ki, ekonomik sistemdeki tıkanıklar, yanlış politika uygulamalarından kaynaklanan problemler, yalnızca esnafları değil, her meslek grubunu çok olumsuz etkilemektedir.

Beş yılı aşkın zamandır, tarımdan kopan işgücü ve buna bağlı köyden kente gerçekleşen yoğun göç, işsizliği önemli oranda tetiklemiş, sahte büyüme rakamları bile işsizliği düşürememiştir.

Bu süreçte, toplum kesimleri arasındaki gelir dağılımı daha da bozulmuş, milli gelirin bölüşülmesinde adaletsizlikler ve kuralsızlıklar ala bildiğine artmıştır. Nitekim AKP iktidarında, türedi ve yandaş zengin sayısındaki artış, var olan toplumsal düzeni tam anlamıyla alt üst etmiştir.

Bozulan bu ekonomik dengenin en çok etkilediği kesim olan esnafımız çoğu zaman siftah etmeden kepenk indirmeye başlamıştır.

Genellikle çalıştıkları yerlerde ikamet ettikleri için, bölgedeki nüfusu büyük ölçüde temsil özelliği de taşıyan esnafımızın sorunları karşısında hükümet hiçbir tedbir almamış, yalnızca bir imtiyazlı zümreyi zenginleştirmeyi amaçlayan iktidar partisinin esnaf umurunda bile olmamıştır.

Aynı zamanda küreselleşmenin göz ardı edilen sosyo-ekonomik tesirleri en çok esnafımızı etkilemiş, maalesef bu sıkıntılı sürecin tahribatına sessiz kalınmıştır.

Küreselleşme ile esnafların gelir kaynağı ve veli nimeti olan müşterilerin, yaşama biçimleri, gelirler seviyeleri, harcama alışkanlıkları ve tüketim yelpazesi değişmiş, bu dönüşümün en büyük etki ve zararı ise esnafımız üzerinde oluşmuştur.

Bugün içinde olduğumuz şartlarda, esnafların muhatap oldukları sorunların, ülkemizin genel sorunlarından ayrı tutulması da mümkün değildir. Yaşanılan buhranlar, çalkantılar, moral değerlerin aşınması, milli konulardaki teslimiyet elbette esnaflarımızın problemlerinin artmasına ortam hazırlamıştır.

Değerli Milletvekilleri,

AKP iktidarının çarpık ve sakat ekonomi politika uygulamalarıyla ülkemizin ucuz ithal mallarının cenneti haline geldiği, üreticimizin rekabet gücünü kaybetmiş olduğu, semtindeki alışveriş merkezini gezen herkesin vitrin ve raflara bakarak kolaylıkla tespit edebileceği gerçeklerdir.

Bütün uyarılara rağmen;

  • Önlenemeyen ve artan kayıt dışı ekonomi ile
  • Perakende ticaret piyasasında yabancı sermayeli büyük kuruluşların giderek büyüyen ağırlığı, esnaf ve sanatkârlarımızın zayıflamalarında, hatta iş yerlerini kapatmalarında en önemli etkendir.

Bir tarafta, AKP döneminde ticarete atılıp hızla zenginleşen eş-dost, hısım-akraba ihtişamı vardır.

Diğer tarafta ise ömrünü dükkânında, tezgâhında çürütmesine rağmen yoksullaşan ve işini bırakarak çıkış yolu arayan yüz binlerce vatan evladının acıklı durumu vardır.

AKP iktidarı, emeği ile çalışan meslek ve sanat erbabı iki milyona yaklaşan vatandaşımız için hayal kırıklığı olmuş, beklenenin aksine işlerinde bereket, dükkânlarında müşteri kalmamıştır.

İşyeri kirasını dahi ödemekte zorluk çeken; eşinden, dostundan gördüğü destekle hayatın güçlüklerine direnen; üretimden pazarlamaya, ticaretten, turizme birçok alanda faaliyette bulunan esnafımızın gerçek durumu tam anlamıyla içler açısıdır.

Yüksek faiz nedeniyle kredi kullanamayan, kullandığı krediyi ise ödeyemeyen esnafımızın içinde bulunduğu sorunlar, aynı zamanda toplumsal birliğimizi ve bütünlüğümüzü de tehdit eden bir faktör olarak karşımızdadır.

Sattığı malın yerine mal koyamayan, sabahları dükkânını umutla açamayan, akşamları gönül rahatlığıyla evine gidemeyenlerin sayısındaki artış vahim boyutlara ulaşmıştır.

Kapanan işyerleri, tükenen umutlar, kaybolan beklentiler, haciz kıskacında kıvranan esnafımızın durumunun hazin bir özetidir.

Başta esnaflarımız olmak üzere; yaşanılan değişim sürecinden etkilenen kesimlerin sorunlarını çözeceği iddiasıyla milletimizden yetki isteyen AKP’nin, bu zamana kadar kimlere nasıl sahiplendiği, kimlerle kol kola girdiği hepinizin malumlarıdır.

AKP iktidarı; yandaş holdinglerden, sıcak para tacirlerinden, küresel ölçekte faaliyet gösteren şirketlerden fırsat bulup esnafa, çiftçiye, emekliye, memura gereken özeni ve alakayı göstermemiştir.

Artan rekabet şartlarında ayakta kalmak için mücadele veren esnaf ulaşılabilir ve ucuz finansman imkânları olmadığından, gerek ürün ve hizmetlerini yenilemek, gerekse büyümek için yeni yatırımlar yapmaktan tamamen uzaktır.

AKP hükümeti, finansman problemlerinin çözümü için kabul edilebilir bir hamle yapmamış, esnaf yüksek faiz ve kısa vadelere mahkûm edilmiştir.

Esnafın, esnaf ve kefalet kooperatifleri vasıtasıyla Halk Bankası'ndan aldığı kredinin faizlerinin bugünkü durumu, faaliyette bulunan vatandaşlarımızı endişeye sevk etmektedir.

Kendi makûs kaderine terk edilen esnafımız, sadece yüzyılları aşan geleneğinden güç ve kuvvet alarak varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın da “beraber yürüdüğü yollarda” kimlerle birlikte olmak istediği, kimi yol arkadaşı görmeye çalıştığı artık belli olmuştur.

Başbakan’ın siyasi gündeminde, yolculuğunda;

  • Esnafımız yoktur,
  • Sanatkârımız bulunmamaktadır,
  • Çiftçimiz kenardadır,
  • Emeklimiz uzaktadır,
  • Memurumuz, işçimiz unutulmuştur.

Buradan Başbakan Erdoğan’a diyorum ki; Ferhat gibi dağları delmekle uğraşacağınıza; vatandaşımızın dayanılmaz hale gelen feryadını işitin.

Çığ gibi biriken ağır sorunlarına kulak verin ve hükümet olarak gereken tedbirleri bir an önce alın.

Bu konuda partimize düşecek bir destek ve görev olduğu takdirde 70 milletvekilimizle destek vermeye hazır olduğumuzu bilin.

Muhterem Milletvekilleri,

Bildiğiniz gibi esnafımızın meşguliyeti ve kazancı, yaptığının yerine yenisini yapmakla, sattığının yerine yenisini koymakla sağlanmaktadır.

Ancak bugün, artan maliyetler, hammadde fiyatları ve enflasyondaki yükseliş ile esnaf mal ve üretim ile sermaye dönüşümünü sağlayamaz hale gelmiştir.

Bunun sonucu olarak, kepenklerini indiren esnaf sayısı ile yeni işyeri açan esnaf sayısı arasında kaygı verici uçurum her geçen gün büyümektedir.

- 2004 yılında işyeri açmış esnaf ve sanatkârımızın yüzde 63,4’ü işini terk etmiş ve dükkânlarını kapamıştır.

- 2005 yılında esnaf ve sanatkâr olarak çalışma hayatına 196 494 kişi başlarken, daha önceleri iş yeri açmış 282 600 esnaf ve sanatkâr işlerini terk etmişlerdir.

- 2006 yılında 284 516 olan tescil işlemine karşılık, 304 267 esnaf işini bırakmıştır.

- 2007 yılında zorluklarla dolu çalışma hayatına umutla adım atan esnaf ve sanatkârlarımızın yüzde 69,5’i bugün bu işlerini yapmamak üzere dükkânlarını ve tezgâhlarını kapatmışlardır.

-  2008 yılının ilk dört ayında ise; 69 640 esnaf işe başlamış, 43 432 esnaf umduğunu bulamayarak ve büyük borçlar içinde yaptığı işi bırakmak zorunda kalmıştır.

- 2002 yılında protesto edilen senet sayısı 498 748 adet iken,  2008 yılının ilk dört ayında 493 336 adet senet protesto edilmiş, ilk dört ayda 2002 yılının tüm yıl toplamına şimdiden ulaşılmıştır.

- Protesto edilen senet tutarında ise 2002’ye oranla yüzde 143 oranında bir artış gerçekleşmiştir.

Karşımızdaki gerçek, maalesef budur.

Bu tablo Başbakan Erdoğan’ın geliştik, refah bulduk, zenginleştik masalının sona erdiğini gösteren, kötü sonla biten filmin neticesidir.

Her konuda bir mazeret üreten, her alanda bir gerekçe bulan Sayın Başbakan’a ekonomik darboğazın bahanelerini de sormak lazımdır.

- Bu yokluk ve yoksulluğun sebebi de demokrasi karşıtı olduğunu iddia ettiğiniz güçler midir?

- Artık çaresi kalmadığı için işini terk eden esnaf ve sanatkârlarımızın zenginleştiğini söylemek mümkün müdür?

- Karamsarlığın ve geçim sıkıntısının neden olduğu bu fotoğraf karesinde mutluluk ve istikrar var mıdır? Varsa neresindedir?

- Binlerce kişinin işsiz ve umutsuz kahveleri ve sokakları doldurduğu bu Türkiye gerçeği, sözde büyüyen ülkemizin neresine yakışmaktadır?

Başbakan Erdoğan’ın bu sorulara vereceği cevabı da yoktur, söyleyeceği sözü de tükenmiştir.

Yıllardan beri bir türlü yüzü gülmeyen, işyerlerinin günlük giderini dahi karşılayamayan milyonlarca vatandaşımızın artık boş sözle, sahte vaatle geçirecek zamanı kalmamıştır.

Kendi derdine düşen Başbakan Erdoğan ve partisi; ne yazık ki, vatandaşlarımızı dayanılmaz sorunlarıyla kaderine terk etmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, milletimizin her sorununun olduğu gibi, esnafımızın sorunlarının daha da derinleşmeden ve başka sosyo-ekonomik sorunlara fırsat vermeden mutlaka çözümlenmesi gerektiğine inanmaktayız.

Meslek grubu olarak milletimizin omurgasını oluşturan, toplumsal ahengin, düzenin, işbirliğinin sosyolojik mekanizmalarından olan esnafımızın sorunlarını biliyoruz.

Çözülmesi için bu sorunlarının takipçisi olacağımızı da buradan bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Değerli Milletvekilleri

Bildiğiniz gibi 7–29 Haziran tarihleri arasında yapılacak olan Avrupa Futbol Şampiyonası Cumartesi günü başlayacaktır.

Şampiyonaya katılacak olan milli futbol takımımıza üstün başarılar diliyor, hepinizi bir kez daha saygılarımla selamlıyorum.

Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı

İLETİŞİM: altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com

TAYYİP-ÖNDER SAV ELELE HAYDİ ÖZÜR DİLEMEYE! 

apa ve el tayye  

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu CHP Genel Sekreteri Önder Sav etrafında başlayan “dinleme” iddiaları ile filizlenen gündemde, lafı getirdi getirdi “Hac ve Peygamberimiz hakkında aşağılayıcı” bir şekilde konuşan Önder Sav’a bu konuda “özür dileme” çağrısında bulunmaya…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Önder Sav’ın Hac ve Peygamberimize yönelik üslubu konusunda özür dileme çağrısında yüzde yüz haklıdır.

Önder Sav’ın sadece özür dilemesi de yetmez, bulunduğu görevden istifa etmesi de milletimize yapabileceği en büyük saygı olacaktır.

Fakat, Recep Tayyip Erdoğan, Önder Sav’a yapmış olduğu çağrıda haklıdır ama kendisi o çağrıyı yapacak kadar masum mudur? Bu sorunun cevabı, elbette değildir…

Olmadığı gibi, İslam değerlerini bile diline dolamaya bile hakkı yoktur.

Recep Tayyip Erdoğan’da, İslam dünyasından ve inançlı insanlardan özür dileyecek kişilerin en başında gelmektedir. Çünkü Önder Sav’ı “özür dilemeye” çağıran Recep Tayyip Erdoğan, Peygamber efendimize en ağır ve alçak hakaretleri eden Papa’yı Türkiye’ye geldiğinde uçağın kapısında karşılayarak, İslam adına ne derece bir hassasiyet(!) taşıdığını göstermiş kişidir.

Peygamber efendimize iftira atan, alçakça ifadelerde bulunan Papa’ya “özür dilemek” adına bir çağrıda bulunmayıp, onu kucaklayan Recep Tayyip Erdoğan’ın, CHP’li Önder Sav’a, din adına hassasiyet için değil, oy toplama adına hassasiyet için saldırdığı bir gerçektir.

AKP, klasik popülist siyaset rüzgarı ile rant toplama peşindedir.

AKP ve medyası, Önder Sav’ın kabul edilemeyecek sözleri ama kendilerinin de konuşmaya utanması gereken “Peygambere Saygı ve Sahiplenme” üzerinden “nasıl menfaat sağlarız?” derdindedir.

AKP-CHP kutuplaşmasının kendilerine “din istismarcılığı” alanı yarattığını çok iyi bilen AKP’liler, CHP kendilerine ne zaman pas atarsa, böyle bir toplum yapısında, bunu çok iyi bir şekilde lehlerine kullanmaktadırlar.

Peygamberimizin yüce ruhuna, ölçülerine sahip çıkma adına hiçbir hassasiyeti olmadığını, O’na hakaret eden PAPA’ya gösterdikleri saygı ve sevgi ile gösterenlerin, Önder Sav’a bu derecede yüklenmesinin tek sebebi, AKP-CHP kutuplaşması yaratarak, toplumda saflar oluşturmak gayesidir. CHP, bu konuda zaten AKP’nin koltuk değneği olma konusunda uzman ve misyon sahibi olduğunu bugüne kadar göstermiştir.

Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkede yaşadığını idrak edemeyen bir CHP’nin varlığı, yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğunu bilerek, istismar ve sömürge adına çok iyi idrak eden AKP’nin varlığı, ülke adına trajedidir.

İslamın değerlerini korumak ve yaşatmak gibi hiç gayesi olmadığı gibi, İslamın düşmanlarına hizmeti siyasi ilke edinmiş AKP’nin, İslamın değerlerine saygı duymayan CHP gibi bir sözde düşmanının olması, istismar alanını kolaylaştırmaktadır.

Ülke “dinleme çetelerinin” yarattığı kaosu tartışıyor, gündem o olmuş, Recep Tayyip Erdoğan Önder Sav’la başka yönden hesaplaşma derdinde… Amaç, bu hesaptan oy çıkar mı?

CHP, AKP kurulduğu günden bu yana AKP’ye çalışmakta, CHP Genel Sekreteri Önder Sav’da, yaklaşık bir aydır somut bir şekilde resmen AKP’ye hizmet etmekte ve AKP’nin nefes almasını sağlamaktadır.

Hac ve Peygamberimizle ilgili ölçüsüz, pervasız sözleri, her gün AKP’nin medyasında manşet yapılarak, AKP’nin istismarı için güzel konu olmuş ve dinlenme olayında Önder Sav’ın telefonunu açık unuttuğuna dair belgeler, bundan önce yapılan dinleme olaylar