30 Eylül 2008 10:44 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
koray aydın'ın iftarı ve konu mankenleri
Geçtiğimiz günlerde Gazi Üniversitesi Kültür Merkezi'nde Bayındırlık eski Bakanı Koray Aydın'ın bir iftar yemeği vardı. Bu toplantı geleneksel bir iftar yemeği olmanın ötesinde, düşüncelerinin arka planında MHP üzerinde hedefler oluşturmak isteyenlerin konumlanmaya çalıştığı bir görüntü verdi.
Bunu, davet edilenlerin ve bu iftar yemeğinde yan yana gelenlerin siyasi profiline baktığınızda çok rahat görebilirsiniz...
Koray Aydın'ın düzenlediği iftar yemeğinde göze batan şahısların büyük bir çoğunluğunun, daha önce MHP'de huzursuzluk yaratmak için birçok oluşum içerisinde yer alanlar olduğu görülmektedir. MHP'ye zarar vermek için nerede bir hareketlenme olsa, orada anında varlıklarını hissettiren bu kişilerin ortak sicili bu şekilde hafızalara kayıtlıdır.
Bazıları da bu tür oluşum hareketleri içinde kendini konu mankeni yapmak için zorlamaktadır. Onların çoğu önlerine bakarak değil, havayı koklayarak kendine yön tayin etmeye çalışmaktadır.
"Buraya da, oraya da, şuraya da görüntü verelim" şeklinde bir bilinçaltı sahibi olanların poz verme huyu zaten buluşulan mekânları doldurmaya yetmektedir. Bu buluşturanın kazancı değil, hayal kırıklığına götüren yolun başlangıcı olmaktadır.
Koray Aydın'ın iftar yemeğinde yapmış olduğu konuşmada verdiği mesajlar, kendi alanını kapsamaktan ziyade konu mankenlerini harekete geçirmeye yönelik söylemler barındırmaktadır.
Koray Aydın, konuşmasında "Türkiye'de muhalefet yok" derken aslında oluşturmaya çalıştığı zeminine tuğla koyuyor ve en büyük kurnazlığı da "MHP'nin mahalli seçimlerdeki hedefi en az yüzde 25 olmalıdır." şeklinde sınır koyarak yapıyor... Yüzeysel ve ilk duyulduğunda normal gibi görülecek bu ifadeler, ciddi olarak irdelendiğinde MHP'yi muhalefette yok sayan ve yüzde 25'in altında alınacak oy oranı üzerinden tezgâhlanacak oyunun ayak seslerine ritim vermeye çalışıyor.
O ritim sesini duyan ve derin uykularından uyanan konu mankenleri ise ritimleri dalgaya dönüştürmek için mesaj içinden, mesaj üretmeye çalışmaktadırlar.
Niyetleri aynı ama destekledikleri isimler sürekli değişen bu konu mankenleri, Koray Aydın'ın iftar yemeğinden aldıkları pası binbir pozisyonda kullanmaya çalışmaktadırlar.
Koray Aydın'ın üstü kapalı verdiği mesajları, danışıklı olarak köşelerinde açık niyete dönüştüren yazarlarının yazılarında kurdukları cümleler bile sıradan iftar görüntüsünü tamamen ortadan kaldırmaya yetmektedir.
Bu yazarların hiçbiri oyunu MHP'ye vermemesine rağmen, MHP'ye oy oranı biçecek kadar da pişkin davranmaktadırlar. Şimdi anlaşılan bunu Koray Aydın ismi üzerinden yapmaya çalışmaktadırlar. Onlar için MHP'nin başarılarını engelleyecek hangi oluşum olursa olsun desteklenmeli" mantığı hâkimdir. Bu mantığa göre, kim bir adım öne çıkarsa yazılarla ona gaz vermeye çalışmaktadırlar.
Bu gazlama ve gazlanma hamleleri samimiyet temelinden yoksundur.
22 Temmuz seçimlerinden önce kapı kapı gezerek MHP'ye saldıran Melih Gökçek'in danışmanlığını yapan yada yapmaya devam eden ve hayatında hiçbir zaman MHP'li olmamış ve MHP'de sürekli fitne-fesat çıkaran yazarlar, Türkiye'de iktidarın tek alternatifi haline gelmiş MHP'yi karıştırmak için görevlendirildikleri köşelerinden harekete geçmişlerdir.
Aynı yazarlar, aynı çatı altında, aynı cümleleri bundan öncede A şâhısa, B şâhısa, C şâhısa yazmışlardı, Koray Aydın da onların uslanmak bilmeyen ihtirasları için isim malzemesi olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır.
Koray Aydın ismi etrafında görülen bu hareketlenmede merkez asla Koray Aydın değildir. Koray Aydın, oluşturulmaya çalışılan yeni oluşumlara katkı sağlamak için harekete geçmiştir. MHP dışında geliştirilen ama MHP'nin önünü kesmeye çalışacak oluşumlara göz kırpan Koray Aydın portresini bir iftar yemeği vesilesi ile görmüş olduk...
Aynı tarzda dün başka birilerine çok büyük elbiseler biçenler, bugün Koray Aydın'a da aynı elbiseyi giydirmeye çalışmaktadırlar.
"Türkiye'de muhalefet yok" cümlesi ile MHP'yi yok sayan Koray Aydın'ın etki alanını kamuoyuna göstermesi açısından, memleketi Trabzon'dan bağımsız belediye başkan adayı olması elbisenin boyunu tam ölçmek açısından faydalı olacaktır.
Milliyetçi Hareket Partisi, yaklaşan yerel seçimler öncesi hedefine kitlenmişken, MHP'nin önünü kesmek için iftar yemekleri bahane edilerek verilen mesajları ve mesajlardan MHP'ye problem yaratma düşüncesini hiç kimse iyi niyet olarak göremez ve asla görmemelidir.
Bir iftar yemeğinin arka planı ve konu mankenlerinin manzarası budur.
MHP içindeki gelişmeleri de çok yakından takip eden Etikhaber sitesi olarak bir iftar yemeğinin arka perdesini bu şekilde yorumlamaktayız...
Bu yorumumuz objektif bir bakış açısıdır. Hiçbir cümlesi boşa çıkacak ve dayanıksız tarzda değildir.
Geçmişte Türk siyasetinde ve MHP üzerinde yaşananları tahlil eden her sağduyu sahibi, Etikhaber'in bu yorumlarına hak verecektir.
Kaynak: Etik Haber
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
28 Eylül 2008 12:06 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
ermeni katliamı rus arşivlerinde belgelendi
Ermenilerin, Erzurum işgali sırasında bölge halkına yaptığı mezalim birkez daha kanıtlandı. Katliamın belgesi ise Rusya'da
Ermeni katliamına ilişkin Moskova kaynaklı bir belge daha ortaya çıktı. Moskova'daki Askeri Tarih Devlet Arşivi'nde bulunan Tuğgeneral Bolhovitinov'un 11 Aralık 1915'te tarihli raporunda, Ermeni gönüllü birliklerinin ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara giriştiği bilgisine yer veriliyor.
Bugüne kadar birçok araştırmacı tarafından ortaya konulan Ermeni katliamı dönemin Rus genarali Bolhovitinov'un 11 Aralık 1915 tarihli raporla birkez daha kanıtlandı. Tarihi belge, günümüzde Erivan hükümeti ve diasporanın sloganı haline gelen "Türkler 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni'yi öldürdü" iddiasını ilk elden çürüten bilgiler içeriyor.
SORUMLU KENDİLERİ
11 Aralık 1915'te Rus karargahına gönderilen 65 sayfalık rapor, "Gerçek durum. Düzeltme" başlığını taşıyor.
Taşnak Partisi'nin, "Kafkas cephesinde Ermeni gönüllü çetelerinin faaliyetleri" başlıklı bir mektubu Rus Çarı'na iletmesinden iki ay sonra yazılan raporun girişinde, Ermenilerin kaleme aldığı bu mektuptaki bilgilerin "siyasi amaçlı" olduğu uyarısı yapıldıktan sonra, bölgedeki "gerçek durum" özetleniyor. Bölgede patlak veren hadiselere, "Ermeni problemi olarak tabir edilen mesele" tanımını uygun gören Rus general, Osmanlı içinde istenmeyen unsur haline gelmelerinde sorumluluğu Ermenilere yüklüyor. Yönetmeniliğini Haluk Ölçekçi'nin yaptığı "Cehennem Adası Nargin" adlı belgeselde de belgelenen katliamın en büyük sorumluları ise bazı Avrupa devletleri.
İNGİLTERE KIŞKIRTTI
Bölgede fitilin 1915'ten çok daha önce, 1890 tarihlerinde dış güçler tarafından ateşlendiğini merkeze bildiren Bolhovitinov, "Özellikle İngiltere, Osmanlı ile Çarlık Rusya arasında ittifak kurulup Ortadoğu'da yeni güç merkezi oluşmaması için, Türkiye'nin doğusundaki Ermenileri kışkırtarak karışıklık çıkartmıştır. Bundan önce, Türkler, Ermeniler ve Kürtler barış içinde yaşıyordu. Hatta bölgedeki Ermenilerin hayat koşulları, Kürtler'den ve Türkler'den bile iyiydi" diyor.
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
27 Eylül 2008 10:53 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
dervişoğlu: seviyesiz tartışmalara girmeyiz
MHP İzmir İl Başkanı ve Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Müsavat Dervişoğlu "Milliyetçi Hareketin Türk siyasetindeki yeri ve milletimizin bizden beklentileri dikkate alındığında, sadece projelerimizle değil; Siyasi terbiyemizle de örnek alınacak bir üslubun temsilcisi olmamız kaçınılmazdır" dedi.
MHP İzmir İl Başkanı ve Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Müsavat Dervişoğlu yerel seçime endeksli tartışmaların İzmir'in siyasi kültürüne zarar verdiğini ve gazete sayfalarını süsleyen bazı açıklamaların İzmirli tarafından yadırgandığını söyledi. Siyasi partiler içindeki adaylık yarışının İzmir'e yakışan bir siyasi terbiye içinde cereyan etmesinin gerektiğine vurgu yapan Dervişoğlu "Siyaset, hırsları akıllarının önünde koşan adamların iştigal alanı değildir. İzmir kendine has değerleri ve yaşama alışkanlıkları olan insanların yaşadığı cennet bir yurt köşesidir. Bu kentte söz sahibi olanların kelimelerini özenle seçme zorunluluğu akıldan uzak tutulmamalıdır. Sorumluluk makamında bulunanlara karşı nezaket sınırını aşan söylemlerle tecavüze yeltenmek, sadece şahıslara değil aynı zamanda İzmir'e de hakaret anlamını taşır. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yoktur." dedi.
VURUŞARAK DEĞİL KUCAKLAŞARAK
Seçimlerin bir hizmet yarışı olduğunu da dile getiren MHP İl Başkanı "Talip olunan makamların gerçek sahibi İzmir'dir. İzmir'i yönetmek için o makamlarda görev yapmak isteyenlerin emanetçi olduklarını unutmamaları lazımdır. Hizmet makamlarına vuruşarak değil kucaklaşarak gelmeyi beceremezsek İzmir'i gerginlik girdabından kurtaramayız. Yerel seçimler yaklaştıkça bazı kişilerin İzmirli tarafından yadırganan çirkin bir tartışma zemini oluşturmaya yeltendiğine şahit oluyoruz. Bu durum kendilerine bir şey kazandırmayacağı gibi İzmir'e çok şey kaybettirecektir." açıklamasında bulundu.
EDEP SINIRLARI ZORLANIYOR
Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun farklı kişilerce eşzamanlı olarak hedef tahtasına koyulmasını sıradan bir tesadüf değil, kapsamlı bir siyasi strateji olarak değerlendirdiklerini de ifade eden Müsavat Dervişoğlu "İsnat ve ithamların ifade ediliş biçimi tarafımızdan yadırganmakta ve edep sınırlarını zorlamaktadır. Bahse konu kişi İzmir'in Belediye Başkanıdır. Herkes şapkayı önüne koyup doğru düşünsün. Sosyal statü kimseye başkasına hakaret etme hakkı vermemelidir. Ayrıca ben belediye başkan adayıyken saygıda kusur etmemeye özen gösteriyorum da; Başkaları hakareti, neden bir siyaset sanatı gibi sunmaya çalışıyor anlayabilmiş değilim. Herkes iyi bilsin ki İzmir'in siyasi kültür ve ahlakının zedelenmesine asla izin vermeyeceğiz. Bizim tavrımız, tarzımız, yaşantımız ve lisanımız Türkçe ve İzmirce olmalıdır. Dolayısı ile seviyesi düşük tartışmalarda yer almamız kesinlikle mümkün değildir" dedi.
SEVDAMIZ İZMİR VE TÜRKİYE'DİR
Yaşanan tartışmaların İzmir'e zaman kaybettirdiğini, düşmanları sevindirip, dostları üzdüğünü de dile getiren MHP Başkan Adayı Müsavat Dervişoğlu "Milliyetçi Hareketin Türk siyasetindeki yeri ve milletimizin bizden beklentileri dikkate alındığında, sadece projelerimizle değil; Siyasi terbiyemizle de örnek alınacak bir üslubun temsilcisi olmamız kaçınılmazdır. Bizim sevdamız İzmir ve Türkiye'dir. Küçük hırsların ve beklentilerin adamı değiliz. Her zaman söylüyoruz: İzmir'in anlatılan ve anlatılacak olan bir hikâyesi vardır. Bunu anlatmaya yürek, nefes ve ahlak ister. Ben İzmir'in yüreğine, nefesine ve ahlakına kendimi teslim etmişim. Şartlar nasıl gelişirse gelişsin zafer mutlaka İzmir'in olacaktır."
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
25 Eylül 2008 05:14 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
misyonerlik ve dinler arası dialog
Misyonerler vatanımızın her köşesinde cirit atıyor, Hıristiyanlık propagandası yapıyor, adam satın alıyor, yardım adı altında yoksul halkı kandırıyorlar. İstiklal savaşından önce o zamanın misyonerleri Merzifon’daki Amerikan kolejinde, Van gölündeki Akdamar adasında, ruhban okullarında, kiliselerde, yabancı konsolosluklarda olmak üzere şizofren bir topluma dönüştürdükleri Ermenileri maşa olarak kullanıp silah temin ederek Türklere karşı her türlü katliamı, tecavüzü yaptıran kişilerdi.
Çok sayıdaki misyoner okulları yıkıcılıkta etkili oldu. Ermeni ihtilalcilerin büyük bir bölümü Amerikan kolejlerinde yetişmiştir. Hınçak Taşnak cemiyetleri Amerikan koleji misyonerlerinden yardım görmüşlerdir. Amerikalı Prof. EARLE “Dünyanın hiçbir ülkesinde misyonerler emperyalizme Türkiye’deki kadar hizmet etmemişlerdir” demiştir. Misyonerlik tarihin hiçbir döneminde tek başına bir din meselesi değil hep siyasi bir mesele olmuştur.
Misyonerlik Haçlılarla başlayan Türk Milletini Anadolu’dan çıkarma işinde, daha sonra kurtuluş savaşında işgalcilerin emrinde, bugün de batı için batı adına Hıristiyanlaştırma ve ajanlık faaliyetlerinde araç olarak kullanılmaktadır. Misyonerlik batılı güçlerin bir devlet politikası, stratejilerinin bir parçası, bugün az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kendilerine sadık topluluklar, milletler yaratma projesidir.
Misyonerlik tarih boyunca sömürgeleştirmeyle iç içe yürüdü. Arkasında emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinden çok uluslu şirketlere kadar batının savaş aygıtları var. Hıristiyanlaştırma topluma inanç özgürlüğü diye sunuluyor, oysa mesele özgürce dinsel tercihini yapma meselesi değildir. Dinini değiştiren sadakatini de değiştirir, bağlı olduğu topraktan, milletten, kültürden kopuyor, kökü dışarıda bir merkeze bağlanıyor.
Mesele tamamen siyasidir ve Türkiye’nin millî güvenliği ile doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla misyoner örgütler ve faaliyetler için tıpkı çekiç güç, keşif güç gibi Emperyalizm’in keşiş gücü demek çok yanlış olmaz. ABD – AB desteğinde ve yönetiminde özellikle Protestan misyoner örgütler ev ve iş hanlarında kiliseler açarak Vatikan’ın çalışmalarıyla dinler arası diyalog projesini uygulamaya çalışmaktadırlar.
Sanıldığının aksine özellikle Protestan misyoner hareketi, Hıristiyanlaştırarak yeni azınlıklar yaratmaya değil, batıya bağlı Hıristiyan Türkler, bütün vatandaşlık haklarına sahip Protestan vatandaşlar yaratmaya çalışıyorlar. Yoğun bir Hıristiyan ve Hıristiyanlaşmış nüfus oluşturma çabası yerli misyonerlerin Türk olduklarını, Türkiye vatandaşı olduklarını sık sık vurgulamaları hem bir siyaseti hem de bir stratejiyi açığa vuruyor. Ama işlerine geldiği zaman Lozan antlaşmasında azınlıklarla ilgili maddelere sığınmayı ve o maddeleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamayı da ihmal etmiyorlar.
ABD’deki Protestan misyoner örgütlerin en kıdemlisi ve en büyüklerinden AMERİKAN BOARD örgütü 1820’lerden itibaren Anadolu topraklarına girince misyonerliğin yıkıcı faaliyeti çok daha çarpıcı biçimde ortaya çıktı. BOARD’ın 1880 tarihli ünlü Bartleft raporunun ilk cümlesi şöyledir: “Misyoner faaliyetleri açısından Türkiye Asya’nın anahtarıdır”. BOARD’ın Türkiye’ye gönderdiği misyonerlerden PARSONS “Bu günah imparatorluğunu tamamen yıkmak ahdim olsun.”diye BOARD ‘ a yazı yazmıştır.
“Yine BOARD 1 Aralık 1883 talimat mektubunda bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır.” diye yazmıştır. Robert kolejde okuyan Müfide Ferid romanında burada verilen eğitimi çok güzel özetliyor: “Buraya Türk girer, fakat Türk çıkamazsınız.”
3 Ocak 1921’de Atatürk şöyle diyordu.
”Hiçbir hükümet kendi tebaasından olan on binlerce çocuğu kendi memleketi dahilinde bir yabancı heyeti tarafından her türlü teftişten azade olarak büyütüp onlara istediği gibi telkinlerde bulunulmasına müsaade edemez. Buna müsaade etmek çocukları yaşayacakları muhite düşman veya hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve dolayısıyla onunla çarpışmaya mahkûm eylemektir.
Bu ise gerek o çocukların gerek içerisinde yaşayacakları halkın felaketini hazırlamaktadır. Bunu engellemek ise hükümetin vazifesidir. Bundan dolayıdır ki Amerikalılar tarafından numune çiftliği ve bir benzeri müesseseler husule getirilip buralarda kendi tebaamızdan olan binlerce çocuğun Türk hükümeti ve milletine karşı dostane olmayan ve sadıkhane olmayan hissiyatla donanmış olarak yetişmelerine müsaade edemeyiz.
Atatürk, “Çocuklarımıza her şeyden evvel Türkiye’ye düşman bütün uluslarla mücadele etmek öğretilmelidir.” demektedir. Mustafa Kemal Atatürk kökü dışarıda olan bütün kurumlara karşı net bir tavır almıştır.1935 tarihinde mason localarını kapatmıştır. Dr. M. Kemal Öke Atatürk’ü masonların tabii reisi göstermek için gayret sarf etmiş, Atatürk bu teklifi reddetmiş ve şöyle demiştir.”Ben bu cemiyete girmem ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım”.
Barış gönüllülerinin Türkiye’de bir ajan gibi çalıştıkları tespit edilmiştir. Amerikalıların o dönem icat ettikleri casus uçağına benzetilerek Barış gönüllüleri yerde yürüyen U-2’ler olarak adlandırılmışlardır.1962–1972 yılları arasında Türkiye’de 1585 Amerikalı misyoner Barış gönüllüleri adı altında faaliyet yürüttü. Bazı araştırmalarda güneydoğu bölgemizde PKK’nın temelleri bu dönemde atılmıştır.
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
24 Eylül 2008 07:18 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
ak değil
,
kara oldukları anlaşıldı...
Üst üste AKP'lilerin bulaştığı yolsuzlukların çıkması ve AKP'nin paraya tapan yüzünün toplum tarafından anlaşılması üzerine Recep Tayyip Erdoğan'ın gerçek ruh hali de kendini tam manası ile hissettirmeye başladı.
Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'deki her ferdin Başbakanı gibi değil de, sadece AKP ve yandaşlarının Başbakanı gibi davranmaktadır. Başbakanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana bu şekilde davranıyordu ama bu yolsuzluklar konusunda medyanın AKP'nin üzerine daha fazla gitmesi maskesini tamamen düşürmüştür.
Siyasi menfaatlerine dokunulunca fırtına olan, kasırga olan, sinir küpü olan Recep Tayyip Erdoğan, eğer bu haline fren yapmazsa, Türkiye tarihinin en büyük kutuplaşma ve cepheleşmesini yaşayacaktır.
Son yolsuzluk olayları adeta AKP'nin köşeye sıkıştığını yansıtmaktadır. Bunu Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'li yöneticilerin duruşundan ve AKP medyasının yayın politikasından bile anlayabilirsiniz.
Başta Deniz Feneri ve diğer birçok yolsuzluğu örtmek için büyük bir mücadele verirken tüm açıkları ortaya çıkan siyasi bir iktidarla, Türk milleti göz göze gelmiştir.
AKP debelendikçe batmakta, battıkça çirkefleşmektedir.
Bu çirkefleşme bazen o noktaya geliyor ki, AKP'nin oluşturduğu medya içindeki bazı yazarlar bile kıyısından-köşesinden eleştirmek durumunda kalıyorlar… Çünkü AKP akıl almaz bir şekilde ipin ucunu kaçırmış durumdadır.
AKP ilk defa bu kadar ağır bir darbe almıştır. Bu yolsuzluklar AKP'ye büyük destek verenlerin bile direncini azaltmıştır.
AKP'lilerin yolsuzluğa saplanması sadece Türkiye'nin konusu değil, dünyanın tartıştığı bir konu haline gelmiştir.
"AK Parti Artık AK Değil" başlıkları ile konuyu işleyen Avrupa medyası, Türkiye'de bunların ismini okurken, yazarken niye "AKP" dediğimizi şimdi daha iyi anlamışlardır.
AKP'li yöneticiler kasıla kasıla "bize AKP değil, AK Parti deyin" diye tafra yapıyorlardı… Gördük akı-karayı!
The Economist dergisi, AKP'nin, kısaltmasının "beyaz" anlamına gelmesiyle övündüğünü ancak artık durumun değiştiğini öne sürerek "Bir dizi yolsuzluk iddiaları, AK Parti'nin dürüstlük imajını kirletiyor" diye yazdı. The Times ise, "Türkiye'deki iktidardaki parti, bir yıldan az bir süre içerisinde ikinci defa kapatma davası ile karşı karşıya kalabilir" iddiasında bulundu.
Yolsuzluğun yapıldığı yerin bir ayağı olan Almanya'nın basınında da şu şekilde yorumlar çıktı:
*FRANKFURTER RUNDSCHAU: İslami bağış skandalı. Frankfurt'taki mahkemeden sonra kapı önünde yaşananlar, kararın Türkiye'de bir depreme yol açacağına dair bir işaret. Hakim, skandalın elebaşlarının Türkiye'de olduğunu ve arkasında ekonomik ve politik çıkarların yattığını açıkladı.
*WİESBADENER KURIER: Deniz Feneri, dolandırıcılık batağında battı. Dava Türkiye'de siyasi malzeme oldu, ama gerçek şu ki, Deniz Feneri insani yardım yapmak yerine kriminallerin self servis dükkanı gibi çalıştı. Mahkeme dolandırıcılığın ele başlarının Türkiye'de olduğunu ve derneğin sermaye oluşturulması için bir araç olarak kullanıldığını söylüyor.
Görüldüğü gibi sadece Türkiye değil, tüm Avrupa medyası da bu yolsuzlukları yakından takip ediyor.
Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'de yolsuzlukları yazan gazeteleri almamaları yönünde teşkilatlarına çağrıda bulunuyor. Acaba "AK Parti, Artık AK Değil" diye yazan Avrupa medyasına da bir ambargo çağrısın da bulunacak mıdır?
Recep Tayyip Erdoğan bağırıyor, çağırıyor, tehdit ediyor, asıyor, kesiyor ama Deniz Feneri yolsuzluğunun AKP'nin kucağında gelişmediği konusunda kimseyi ikna edememektedir.
Neyi inkâr ettilerse bir bir hepsinin gerçek olduğu ortaya çıkmıştır.
Bu gerçekler, sağduyusunu kazanan toplum nazarında AKP'ye ceza olarak dönecektir.
Bu toplum artık hırsızlığı, yolsuzluğu, dolandırıcılığı yapanlara hak ettiği muameleyi yapmalıdır. Kimsenin yaptığı yanına kar olarak kalmamalıdır.
Yazıma son noktayı koymadan Deniz Feneri gündemi ile İnternette dolaştırılan bir fıkrayı da burada sizlerle paylaşalım da bazılarının ruh halini çözmenize faydası olsun:
Köyün birine hırsız dadanmış. Hırsız özellikle ayakkabılara meraklıymış. Cemaat camiye girip namaza durunca bulduğu ayakkabıları torbasına doldurup kayboluyormuş.
Sonunda köylü pusuya yatmış, hırsızı, torbası elinde kıskıvrak yakalamış. Köy heyeti toplanmış. Hırsıza ne ceza vereceklerini tartışmışlar. Birisi bir öneri getirmiş.
-En iyisi imam yapıp önümüze geçirmek. Böylece gözümüzün önünde olur, hırsızlık yapamaz...
Köylünün aklı bu işe yatmış, adamı imam yapmışlar...
Aradan yıllar geçmiş. Gurbete çıkan bir köylü dönüşte hırsız imamın neler yaptığını, hırsızlığın bitip bitmediğini sormuş.
Demişler ki:
-Herif imamlığa devam ediyor, hırsızlık yapmıyor...
-Demek sorun çözümlendi?
-Yok canım... Birkaç adam tuttu. Hırsızlığı onlara yaptırıyor. Kendisi de "Hırsızlık günahtır, sakın çalmayın" diye vaaz veriyor...
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
22 Eylül 2008 13:19 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
12 eylül öncesi fatsa dev-yol ve sorumsuz akp
Bilindiği gibi önümüzdeki günlerde Türkiye'yi bekleyen tehlikelerden biri de "yerel yönetimler yasası" olacaktır. AKP iktidarı bu konuda anlamsız bir ısrarcılık sergilemektedir. Ancak elimizde bir yerel yönetim örneği mevcuttur. Bire bir benzerlik gösterecek mi bilinmez ama yerel yönetimler ile neler yapılabileceğine örnek olması için bu çalışmayı sevgili "UFUK ÖTESİ" okuyucularının dikkatine sunuyorum. Üstelik kaynak olarak kullandığım kişiler de aslında Dev-Yol adlı terör örgütünden pek farklı düşünmeyen şahıslardır.
Fatsa 14.y.y.'dan beri Türk toprağıdır. Karadeniz’de yeşille mavinin birbirine karıştığı yüzlerce yerleşim biriminden sadece biridir. Ancak coğrafi yapısı gereği stratejik bir konumdadır.
Fatsa’nın bu jeopolitik ve jeostratejik özelliği sebebiyle terör bu ilçeye 1960’lı yılların sonuna doğru girmeye başlamıştır.1970 yılının temmuz ayında Ordu’da yapılan ve sonra daha büyükleri Fatsa’da yapılmaya başlanan “Fındık mitingleri”nde çıkan olaylarda bir kişi ölmüş, bir kişi yaralanmış ve yüzlerce ev ve işyeri tahrip edilmiştir. Ordu’da yapılan bu kanlı Fındık mitinginde çıkan olaylardan sorumlu tutulan ve gözaltına alınan 101 kişiden biride Terzi Fikri Sönmez’dir.
İlk defa Ordu’da yapılan bu mitingde öne çıkan terzi Fikri Sönmez daha sonra 14 ekim 1979 tarihinde yapılan belediye seçimlerinde belediye başkanı seçilir. Terzi Fikri, CHP’li belediye başkanı Nazmiye Komitoğlu’nun ölümünden sonra yapılan seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.
Sandık başına gidip yeni belediye başkanını seçecek olan Fatsa, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte adeta Rusya’nın 1917’de yaşadığı karanlığa gömülüyordu. Çünkü insanlara ve insanlığa hiçbir değer vermeyen ve bu mefhumların yüz karası olan komünizm/sosyalizm yanlıları Fatsa’da yönetimi ele alıyordu. Bu tarihten sonra Fatsa “küçük Moskova” diye ünlenecekti. Coğrafi yapısının yanı sıra sosyal, kültürel ve etnik yapısı itibariyle de dikkatleri üzerinde toplayan Fatsa, dükkanının tabelasında “Yoldaş Terzi Fikri Sönmez” yazan bir Marksist tarafından yönetilecekti.
İlk iş olarak direniş/halk komiteleri için mahallelerde seçimlere (!) gidilmiştir. Yedi mahallesi olan Fatsa çeşitli özellikler göz önüne alınarak 11 bölüme ayrılıyordu. Her birim nüfusuna göre üç ile yedi arasında üye seçecekti. Burada seçim seçim diyip duruyorum. Sakın ola ki gerçek manada bir seçim yapıldığı anlaşılmasın.
Bu komitelerin çalışma anlayışı ile ilgili olarak en çarpıcı yorum Maocu Sina Çıladır’dan gelmiştir. Tıpkı terzi Fikri gibi eski bir THKP-C’li olan ve terziyi çok iyi tanıyan Sina Çıladır’a göre bu komiteler şöyle çalışıyordu.
“..almışlar ellerine sopayı,
-Bugün falanca yıldönümü için boykot yapacaksınız!
-Baş üstüne beyim.
-Devrimciler için para gerekli toplayın!
-Hay hay!
-Miting var haydi alana.
Eh devrimci dediğinde böyle olur.”
Maocu Sina Çıladır gibi bir Maocu olan Nuri Çolakoğlu da benzer şeyleri söylüyordu. “Otobüs terminalinin tam karşısında, kasaba tarafında geniş bir çay bahçesi bulunuyordu. Otobüsten indiğiniz anda bu çay bahçesinde oturanların gözlerinin üzerinizde toplandığını hissedersiniz. Yabancıysanız ve Fatsa’nın içine doğru yönelirseniz, gençten birkaç kişi sizi göğüsler.
-Kimsiniz, nereden geliyorsunuz, burada ne arıyorsunuz,
gibi sorularla karşılaşırsınız. Çok hoş bir karşılama değil bu. Dev-Yol kasabadaki hakimiyetini sürdürmenin ilk şartı olarak giriş çıkışı kontrol altında tutmaktadır. Tipiniz beğenilmezse, tatmin edici cevaplar veremezseniz, geldiğiniz gibi yolunuza devam edersiniz. Mesele bu kadar basittir."
Artık Fatsa’da direniş komitelerinin borusu ötmektedir. İlçe tamamen Devrimci Yol adlı komünist terör örgütünün kontrolü altındadır. Dev-Yol adlı terör örgütü mensuplarının haberi olmadan ilçede kuş bile uçamıyordu. İlçenin giriş çıkışı barikatlarla çevrilmiş, eli silahlı çeteler tarafından kontrol altındaydı.“Fatsa, sokaklarında rahatça dolaşılamayan, resmi dairelerinde Türk bayrağı asılamayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullarında mini mini öğrencilerine dahi sol yumruklar havada “enternasyonal” söyletilen, devlet gücüne karşı barikatlarla çevrili, hiçbir adli ve devlet organı işlemeyen, bütün meselelerini 11 halk/direniş komitelerince çözümlenmeye çalışılan, bu güne kadar pek çok milliyetçi vatandaşın malı mülkü istimlak edilerek göç ettirilen, gitmeyen milliyetçilerin ise acımasızca katledildiği” bir yer haline gelmiştir.
Üstelik her şey ulu orta yapılıyordu. Güvenlik güçleriyle giriştiği bir çatışmada öldürülen Şehittin Tırıç adlı teröristin intikamını almak için “devlete ve anayasaya saygılı, imanlı bir milliyetçi genç, diri diri şehir merkezinde bir ağaca asılıp halkın gözü önünde “hedef tahtası” haline getirilip kurşun yağmuruna tutularak vahşice katlediliyordu.”
Görüldüğü gibi Fatsa artık elden çıkmış, kontrol tamamen SSCB adına işgali tamamlamaya çalışan hainlerin elinde idi. Bu hainlerle mücadele etme azminde olan herkes baskı ve işkence yapmakla suçlanırken demokratik (!) olmayan uygulamaların sahibi olmakla itham ediliyorlardı. Ama Ordu valisinin bu hainlerce birkaç kez silahlı saldırıya uğramasına kimse ses çıkarmıyordu. Aynı zamanda o dönemlerde genelkurmay başkanı olan Kenan Evren Karadeniz gezisinde helikopterle Fatsa üzerinden geçerken, bindiği helikopterin komünist çetelerce düşürüleceği haberini almış ve bu tehlikeye karşı atış menzili dışında uçmak zorunda kalmıştır.
Fatsa da yaşanan bu yerel yönetim rezaletine verebileceğimiz o kadar çok örnek var ki inanın bu sayfalara sığmaz. Ben ancak konun önemini anlatacağını umduğum bazı örnekleri sıralayarak dikkatleri yerel yönetimlerin üzerine çekmeye çalıştım. Bire bir bu uygulamalar önümüzdeki günlerde yaşanır mı şimdiden kestirmek çok zor. Ama belki de daha beteri ile karşılaşabiliriz.
Şimdi bu bilgiler ışığı altında AKP ve bu yasa tasarısına destek olan bütün vatandaşlarımızı yeniden düşünmeye davet ediyorum. Bu çok tehlikeli bir oyundur. Nereye varacağını kimse tahmin edemez. Üstelik bu günkü şartlar 12 eylül öncesi şartlardan daha ağırdır. Şimdi düşünün bakalım şehirlerimiz veya ilçe ve beldelerimizden biri veya bir kaçı PKK veya Hizbullah ya da başka örgütlerin eline geçerse durum ne olur ? Bunun sorumlusu kim olur ?
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
22 Eylül 2008 11:25 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
MHP Grup Başkan vekili Oktay Vural, son günlerde MHP'ye yönelik sert eleştirilerde bulunan ve "yavru muhalefet"olarak nitelendiren Başbakan Erdoğan'a sert yanıt verdi. Vural, "yabancı beslemesi bir parti MHP'ye dil uzatamaz, haddi ve hakkı değildir" dedi.
MHP Grup Başkan vekili Oktay Vural, son günlerde MHP’ye yönelik sert eleştirilerde bulunan ve “yavru muhalefet” olarak nitelendiren Başbakan Erdoğan’a sert yanıt verdi. Vural, “yabancı beslemesi bir parti MHP’ye dil uzatamaz, haddi ve hakkı değildir” dedi. Erdoğan’ın son günlerde muhalefete karşı üslubunu sertleştirmesini de sert bir dille eleştiren Vural, “Mübarek ramazan ayında oruçlu ise diline hakim olmasını tavsiye ederim. Ağzı giderek bozuluyor belki mahkemelerin kendisi hakkında dilini tutması ve öfkesini kontrol etmesi konusunda bir tedbir kararı vermesinde fayda var” diye konuştu.
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, ANKA’ya yaptığı değerlendirmede, son günlerde muhalefete yönelik üslubunu sertleştiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a sert eleştirilerde bulundu. Erdoğan’ın partisinin ilçe kongrelerinde yaptığı konuşmalarda millete gerçekleri anlatmadığını, yalan-yanlış bilgiler verdiğini ve muhalefete karşı ‘ağzını bozduğu’nu belirten Vural, “böyle bir mübarek Ramazan ayında eğer oruçlu ise öncelikle diline hakim olması ve millete yalan söylememesi, gerçekleri, doğruları anlatması gerekir, başbakana bunu tavsiye ederim” dedi.
“BAŞBAKAN OKUMUYORSA DANIŞMANLARI OKUSUN”
Erdoğan’ın konuşmalarında yabancı sermayenin kapatma davasıyla düştüğünü söylediğini hatırlatan Oktay Vural, “Kapatma davası olmadan önce Ocak-Şubat 2008 tarihinde 1 milyar 329 milyon dolar yabancı sermaye girişi olmuştu. Oysa 2007’nin ilk iki ayında 7 milyar 434 milyon dolar olarak gerçekleşti. 2008’in Ocak-Şubat ayında kapatma davası mı vardı? Başbakan ekonomi politikalarındaki yanlış ve aksaklıkları kapatma davasının ipine sarılarak kurtarmak istiyor. Kapatma davası 14 Mart 2008’de açıldı. Mart’ta yabancı sermaye girişi 2 milyar 388 milyon dolar oldu. Tam tersi kapatma davasının olduğu ay sermaye girişi artmış, önceki aylarda düşmüş. Başbakan milletle doğruları paylaşsın” diye konuştu.
Erdoğan’ın muhalefetin öneri getirmediğine yönelik sözlerini de eleştiren Vural, şunları söyledi:
"Böyle hafif bir konuşma ancak Başbakan’a yakışır. Alsın MHP’nin seçim beyannamesini, önerilerini, bütçe konuşmalarını, terörle mücadele, anayasa önerilerini, siyasetin normalleşmesine yönelik önerilerinin hepsi ortada. Başbakan herhalde okumuyor. Okusa böyle konuşamaz, sadece kendisine verilenleri, önüne konulanları okuyor. Kendisi okumuyorsa tavsiyemiz danışmanları okusun, başbakan da öğrenir hiç olmazsa.”
MHP’nin ülke sorunları ve çözüm yolları konusunda söyleyecek sözü, önerileri olan bir siyasi parti olduğunu da kaydeden Vural, “Sözlerini Başbakan’a aynen iade ediyoruz. Kendisi ve partisi ya ABD’nin ye AB’nin programını uyguluyor, kendilerinin bir programı olmadığı için. Başbakan ancak Okyanus ötesinden geldiğinde önerileri dikkate alıyor” dedi. Başbakan Erdoğan’ın MHP’ye “yavru muhalefet” sıfatı taktığını hatırlatan Vural şöyle konuştu:
“MHP’ye sıfat takmak başbakanın ne haddi ne hakkıdır. Yabancı beslemesi bir parti olarak bulunduğu durumdan memnun olabilir ama MHP’ye dil uzatma, sıfat yakıştırma haddi değildir. Bu tür ifadeler kullandıkça MHP misliyle cevap verecektir, kendisini bir kez daha uyarıyoruz; MHP’ye laf söylersen çarpılırsın. Yabancı beslemesi olanların MHP hakkında söyleyecek sözü olamaz.”
“MAHKEMELERİN HAKKINDA TEDBİR KARARI ALMASINDA FAYDA VAR”
Vural, bir siyasi parti genel başkanı hakkında mahkemenin “öfke kontrolü” cezası verdiğini de hatırlatarak şunları söyledi:
“Belki mahkemelerin Başbakan hakkında bir tedbir kararı vermesinde fayda var, dilini tutma öfke kontrolü cezası vermesinde fayda var. Başbakana tedbir uygulanmasında fayda var. Bu mübarek ramazan ayında dilini tutamıyorsa bu durum başbakanın gerçekten bir takım tedbirler alınmasına ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Başbakan öfkesini kontrol etmeli ve dilini tutmalı, ona buna saldırıyor, MHP’ye laf söylerken bin kere düşünsün. Kendisine ihtaren hatırlatıyorum; diline hakim olsun. Tavsiyemiz budur. Milletle doğruları paylaşsın, paylaşamıyorsa da sussun. MHP’ye olur olmadık sıfatlar takmaktan, dil uzatmaktan vazgeçsin.”altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
22 Eylül 2008 11:19 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
lider devlet bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Türkiye'yi saran yolsuzluklar ve hükümetin tutumu hakkında" yazılı açıklama yaptı.
Bahçeli'nin açıklaması şu şekilde:
Türkiye; ekonomik sosyal ve siyasal alanlardaki ağır sorunlarına ilave olarak, mağduriyet örtüsünün kalkması ile birlikte her geçen gün yenileri ortaya çıkan yolsuzluk tartışmalarının yaşandığı yeni bir sürece girmiştir.
Sistematik olarak tırmandırılan çatışma dinamikleri ile bu dönemde yapay gerilim alanları oluşturularak kamuoyunun dikkatinin dağıtılacağı, sanal ortamlar yaratılarak yolsuzlukların saklanacağı kirli bir oyunun hazırlanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.
● Almanya'daki soydaşlarımızın yardımlaşma ve dayanışma duygularını dolandırıcılığa alet eden Deniz Feneri Derneği davasına ilişkin Alman mahkemesi kararını vermiş ve sanıkları mahkûm etmiştir.
√ Karar sonrası, Alman adli makamlarının ithamları kapsamında bu yolsuzluğun Türkiye boyutu ve bağlantılarının bir an önce ve bütün yönleriyle açığa çıkartılması, adaletin tecellisi ve sorumluların hesap vermesi açısından büyük önem taşımaktadır.
√ Almanya'daki dava sürecinde, bu organize dolandırıcılığın ve merhamet sömürüsünün Başbakan Erdoğan'a kadar uzanan ve AKP'ye yakın çevrelerle irtibatı olduğunu gösteren çok ciddi iddia ve ithamlarda bulunulmuştur.
√ Mahkeme kararında da kayda geçen bu iddialar Başbakan Erdoğan'ı ve AKP'yi şaibe ve töhmet altında bırakmıştır.
√ Bu bakımdan Türk adli makamlarının hiçbir etki ve baskı altında kalmaksızın yürütecekleri bir soruşturmayla konunun aydınlatılması mutlak bir zorunluluk haline gelmiştir.
● Bu ibret verici yolsuzluğun sosyal, insani, ahlaki, hukuki ve siyasi boyutları bulunmaktadır.
√ Manevi değerlerine samimiyetle bağlı insanlarımızın temiz duygularının dolandırıcılığa alet edilmesi, yalnızca mağdurlarını değil bütün milletimizi rencide etmiş ve yardımsever vicdanları derinden yaralanmıştır.
√ Bu açıdan, Türkiye'de de başlatılacak adli süreç, çıkar amaçlarıyla inançları istismar edilen insanlarımızın vicdanlarında açılan bu yaraların bir nebze olsun sarılması bakımından önemlidir.
● Son dönemde Anayasal yargı kararlarıyla siyasi meşruiyeti gölgelenen AKP hakkında artan ithamlar ve yaygınlaşan yolsuzluk iddiaları, bu partinin şimdi de ahlaki ve hukuki meşruiyetini şüphe altında bırakmıştır.
√ Başbakan Erdoğan ve AKP'nin bu töhmetten kurtulması, konunun Türkiye boyutlarının tüm yönleriyle aydınlatılmasına bağlıdır.
√ AKP, şimdi namuslu bir değerlendirme yapmak ve temsilcisi olduğu siyasi geleneğin yol açtığı toplumsal, ahlaki ve siyasi tahribatı sorgulamak durumundadır.
√ Bu çerçevede, manevi değerleri siyasi amaçlarla istismar edenler, bunlar üzerinden siyaset yapanlar ve mütedeyyin soydaşlarımızın temiz duygularını yıllardan beri kullananların kimlikleri ve mensup olduğu zihniyet de bu sorgulama ve hesaplaşma sonucu ortaya çıkacaktır.
● Davanın karar aşamasında öfke, telaş ve panik hali gözlenen Başbakan Erdoğan'ın bu gerçekleri vakit geçmeden görmesi ve hukuki süreci harekete geçirmesi en samimi temennimizdir.
√ Ancak, Başbakan'ın son dönemde sergilediği psikoloji, gerçeklerin üzerini örtmek amacıyla baskı, tehdit ve şantajdan medet umması ve nihayet basını boykot çağrılarında bulunması bu konuda fazla ümitli olmaya mahal bırakmamaktadır.
√ AKP kongrelerinde ve iftar yemeklerinde, suçluluğun telaşı içinde "makul"den uzaklaşarak herkese gözdağı vermeye çalışması, yükselen ses tonu ve üslubunun düşen seviyesi artık ülkesini yönetemeyen bir Başbakan'ın çaresizlik işaretleri olarak görülmelidir.
√ Son günlerde ilçe kongreleri bahanesi ile yürütülen kirli kampanya ile Başbakan'ın öteden beri bastırmaya çabaladığı "otokratik yönetim" tabiatını da harekete geçirdiği anlaşılmaktadır.
√ Özel hayatın gizliliğinin ihlali konusunda söylentilerin yaygınlaştığı bir dönemde "yerin kulağı" benzetmesi ile bu kuşkuları artıran Başbakan'ın, dedikodu ve dinlemelerden medet ummaya çalışması; sözde sakladığı gerçekleri açıklamak adına muhataplarına süre tanıyarak şantajlı randevular vermesi, siyasi ahlak, yönetim kültürü ve demokratik düşünce açısından kabul edilemez irtifa kayıplarıdır.
√ Ancak bu gelişmelerden daha vahimi ise yönetim aczi içindeki Başbakanın bu tavırlarının, "sindirilmiş" kıtalar tarafından alkışlanması ve bunun aslında kendisine ve partisine yapılabilecek en büyük kötülük olduğu gerçeğinin hâlâ anlaşılamamış olmasıdır.
√ AKP bünyesinde bulunan sağduyu sahibi insanların Başbakan'a itidal yolunu gösterememeleri, giderek kirlenen ve kirlendikçe öfke dozu artan siyasetleri açısından büyük bir talihsizliktir.
● Yolsuzluk suçlamaları parti yöneticilerine kadar ulaşmış olan Sayın Başbakan'ın bugün gelinen noktada yapması gereken,
√ Gerek Deniz Feneri davası ile gerekse partililerinin karıştığı diğer davalara ilgili olarak, hukuki sürecin hiçbir siyasi etki ve müdahale olmaksızın süratle işleyeceği yolunda Türk milletine güvence vermek,
√ Bu yolsuzluğa adı karışan RTÜK Başkanının hukuki süreçte aklanana kadar görevden ayrılmasını sağlamak,
√ Kanal 7 ile kendisi ve partisi arasındaki ilişkilere bütün yönleri ile ve inandırıcı bir açıklama getirmek ve,
√ İçişleri Bakanlığı vasıtasıyla Türkiye'deki yardım derneklerinin dışarıdan aldığı bağışlar hakkında kapsamlı bir hukuki inceleme başlatmaktır.
√ Başbakan ve AKP'nin bu şaibeden kurtulması ve vicdanlarda aklanmasının yegâne yolu ve öncelikli çaresi budur. Şeref ve haysiyet sahibi olmanın ilamı inançların paravan yapılarak medya karşısında meydan okumakla değil, yargı nezdinde hesap vererek aklanmaktan geçmektedir.
● Milliyetçi Hareket Partisi için yolsuzluk ithamlarından kurtulmanın, yolsuzlukları önleyebilmenin yolu öfke ve hakaretle üste çıkmaya çalışmaktan ve muhataplarını sindirmekten değil; "dokunulmazlıkların kaldırılması" ve çıkarılacak "Siyasi Ahlak Yasası" ile TBMM'den kuvvet alan ve başlayan "temiz siyaset, temiz toplum, temiz yönetim" anlayışının hâkim kılınması ile mümkün olacağına inanmaktadır.
√ Bu konuda 26 Ağustos 2008 tarihli basın açıklamamızdaki önerilerimiz doğrultusunda acilen yolsuzluklarla mücadele için bir "milli program" hazırlanması artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Ancak, çağırımız sözde ahlak ve dürüstlük mesajı verenlerden henüz karşılık bulmamıştır.
√ TBMM'nin yeni yasama yılında yapması gereken ilk görev ve dürüstlükte samimiyet sınavı bu olmalıdır. Ancak bugünkü Meclis çoğunluğu açısından bu konuda öncelikli sorumluluk iktidar partisine düşmektedir.
√ Bunlar yapılmadığı ve yolsuzluların üzeri örtülmeye çalışıldığı takdirde, AKP'nin ampulü ile Deniz Feneri'nin aynı kirli yolu aydınlattığı açıklık kazanacaktır.
● Bu kirlenmiş yolun yolcularının ise önce istismar edilmek istenen masum vicdanlarda mahkûmiyeti ve sonra yapılanların yüce adalet karşısında hesabının verileceği "devri sabık" kaçınılmaz olacaktır.
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
20 Eylül 2008 11:51 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
kahpe bizans'a “kara murat “ olan kayserililer
Bir Ramazan günü… Yer Kayseri Kalesi…"Anatolia" isimli bir belgesel için kale surlarının etrafı Haçlı Bizans bayrakları ile donatılmış… Kayseri Kalesi, şehrin en işlek meydanında bulunmaktadır. Bu bayrakların asılması ile oradan geçen genç, yaşlı birçok vatandaş tepkilerini göstermiş… Bu tepkileri haber kanallarında izledik…
Orada birbiri ile bağlantısı olmadan toplanan Kayserili vatandaşlar genelde "Biz Müslüman'ız, bu Bizans bayraklarının burada ne işi var?" şeklinde tepkilerini dile getirmişler…
Bir belgesel çekimi olmasına rağmen Kayserililerin böyle bir hassasiyet göstermeleri oldukça sevindirici fakat böyle bir tepkiyi Kayserililer her alanda gösteriyor ve bu konularda hassas davranıyorlar mı?
Bu sorunun cevabı "Elbette davranıyorlar" şeklinde olmaz… Kayserililer, kaleye asılan Haçlı Bizans Bayraklarına tepkilerini izlerken aklıma aynı insanların AKP'ye oy vermiş olabilmeleri aklıma geldi…
Aynı insanlar, bir belgesel çekimi için ortalığı ayağa kaldırırken, Haçlı Cübbe giyen, Haçlı Ordularının Müslüman ülkeleri işgal eden projelerinde "Eşbakanlık" yapan, Haçlı Ordularına "Kahraman ABD askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ediyorum" diyen Recep Tayyip Erdoğan'a büyük destek ve oy verebiliyorlar.
Bu tezatlığın tarifi imkânsızdır. Kayseri Kalesi önünde Haçlı Bizans Bayraklarına karşı "Kara Murat" gibi kahramanlık yapanlara gidin sorun, büyük bir çoğunluğu oyunu AKP'ye vermiştir…
Ve onlara "Bu Bizans bayraklarına tepki gösteriyorsunuz da, oy verdiğiniz kişi de Haçlı Cübbe giydi, Bush'un "Haçlı Seferleri Başlamıştır" komutu ile işgal yapan ABD Ordusuna dua etti" dediğiniz vakit, anında Recep Tayyip Erdoğan'ı savunmaya geçeceklerdir.
Bu manzaraya birçok ortamda şahit olduk… Böyle bir ilginç durum söz konusudur.
Mesele gerçekten o zaman bir hassasiyet değil, çifte standart olmaktadır.
Bu topluma bilinçli bir hassasiyet oluşturma zamanı gelmiştir.
Günden güne gelişen olaylara baktığımızda, yaşanan süreci değerlendirdiğimizde bu toplumun hassasiyetlerinin sabit olması için bir sistemin oluşturulması ihtiyaçtır.
Basit bir örnekle: Ahmet elma çalıyor hırsız, Mehmet elma çalıyor hırsız değil… Niye? "Çünkü Mehmet benim arkadaşım"
Toplumda hassasiyetler bu şekilde parçalanmıştır… O yüzden gerçekleri görmede ve o gerçeklere göre konum belirleme de toplumun büyük zaafiyetleri görülmektedir.
Tabi bu konuda menfaatleri için toplumu yalan-yanlış bilgilendirmede başaktör olan medya da başlıca sorumludur. Doğrular, gerçekler kişilerin menfaatlerine göre şekillendirildiği için, toplum kendine gösterilene göre de yanlış refleks belirleyebiliyor.
Kayseri Kalesi'ne asılan Haçlı Bizans Bayraklarına gösterilen hassasiyetin, seçim zamanı oy verdikleri "Haçlı Cübbelilere" gösterilmemesi bu yanlış reflekse çok büyük örnektir.
Bu tespitim görüleni yorumlamaktan öte, olayın görünmeyen boyutunu sorgulamadır.
Hadise "Kayserililer Haçlı Bizans Bayraklarına tepki gösterdi" haberinden öte,"aynı tepkiyi her manada gösteriyor mu?" sorgulamasına dönüşmelidir.
Ülkeyi yönetmek için yetki verdikleri insanlar Haçlı Cübbe giyince "Ona da yakışıyor" tepkisi verip, bir belgesel çekimi için asılan Haçlı Bizans bayraklarına "Biz Müslüman'ız, bu Bizans bayraklarının burada ne işi var?" tepkisi göstermek bir sağduyulu, hassasiyet vatandaş profili değildir.
Hassasiyetlerimiz ucunda ölümde olsa asla değişmemelidir. Kişiye, zamana, mekâna göre değişimler hassasiyeti hiçbir zaman oluşturmaz.
Her yerde, her şartta milli ve dini konularda hassasiyet sahibi Türk toplumu oluşturmak için tüm hassasiyet sahibi insanların el ele verme zamanı gelmiştir.
O hassasiyet oluşmazsa bu toplumun mevcutta olduğu gibi yalanlarla-dolanlarla çürütülmeye doğru sürüklenmektedir.
Kahpe Bizans'a karşı "Kara Murat" olanlar, milli ve dini her konuda gerçekleri görme hassasiyetine ne dersiniz?
Kara Muratları ilk seçimlerde göreceğiz…
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com
20 Eylül 2008 11:48 · ÜLKÜCÜ
· Etiketler
ak'lama memuru hasan celal güzel
Hasan Celal Güzel… Türk siyasi hayatının bir dönem renkli simalarından olmuş birisi… Bir zamanlar merhum Turgut Özal'ın Arı'larından birisiydi…
Şimdi ise çeşitli gazetelerde edindiği köşelerden AKP iktidarının aklama memurluğunu yapıyor…"Milliyetçi-muhafazakârım" diyor ama milliyetçilik ve muhafazakârlıkla uzaktan-yakından hiçbir alakası olmayan AKP'yi savunabilmek için tirajı- komik kalemiyle büyük bir mücadele veriyor…
Çoğu zaman AKP'yi savunabilmek adına oldukça komik durumlara düşüyor ama ondaki savunma pişkinliği o kadar sınırsız ki, akıl almaz, vicdan kabul etmez bir anlayışla, AKP'yi düştüğü bataklıklardan kurtarmak için herkese el- ense çekmeye çalışıyor…
Hasan Celal Güzel için, yazdığı yazılardan dolayı dışarıdan nasıl göründüğünün bir önemi yok, o sadece kendi yakınlarına makam-mevki vererek sahip çıkan AKP iktidarına sınırsız biat etmektedir.
Hasan Celal Güzel tam olarak Recep Tayyip Erdoğan'ın aradığı AKP iktidarına biat edenler safında, en önde yer kaplayan yazardır.
AKP'yi eleştiriyor gözüktüğü yazılarında bile "AKP'yi nasıl aklarım, nasıl paklarım" kurnazlığı içindedir.
"Milliyetçiliği, muhafazakârlığı, demokratlığı" bu dünyada yan yana en son getirteceğimiz AKP ile bu kavramları bir gösterme sihirbazlığını Hasan Celal Güzel'e sorumluluk olarak vermişler ki, yazılarında hokus-pokus gösterileri sunmaya çalışmaktadır.
Hasan Celal Güzel geçtiğimiz günlerde de yine AKP'nin aklama yayın organlarından biri olan gazeteye röportaj vermiş ve orada Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un Güneydoğu Bölgesi'nde halkın arasına karışarak güzel bir iletişim kurmasına duyduğu rahatsızlığı ifade etmiş… Genelkurmay Başkanına "sözleri doğru ama işin değil" ukalalığını yapıyor.
Kendisine sorulan bir soruya "Asker siyasi davranıyor. Sanki bu ülkede biri sivil biri asker olmak üzere iki tane başbakan var. Bakın Genelkurmay Başkanı Güneydoğu gezisi yaptı, (orada söylediklerine itirazım yok, güzel ve doğru şeylerdi), halkın içine karıştı, bir siyasi parti genel başkanı, hatta başbakan gibi konuştu, sanki bir program ilan etti. Bu senin işin değil ki. Bırak onu hükümet yapsın, neden kendini onların yerine koyuyorsun.
Memleketin sizden başka sahipleri de var." şekilde cevap vererek TSK karşıtlığı adına kendi bünyelerinde sembol olmaya çalışan Hasan Celal Güzel, bunu her fırsatta yapmaya çalışıyor. Nazlı Ilıcak'la büyük bir yarış halindeler…
28 Şubat sürecine karşıtlığı ile bilinen Hasan Celal Güzel,28 Şubat sürecini gerçekleştiren bazılarının bugün AKP ile aynı merkeze hizmet ettiğini hala idrak edememiş herhalde…
O karşıtlıktan bir çıkış yakaladı, bu şekilde devam ettirme peşinde…
Teröre karşı büyük mücadele veren TSK'nın en başındaki komutan bölge halkı ile sıcak bir tebessüm oluşturuyor, rahatsızlığını Hasan Celal Güzel hissediyor…
Sanane Hasan Celal Güzel sanane, bırak rahatsızlığı bölücüler, o bölgenin istismarcıları hissetsin, yaşasın…
AKP'ye şirin gözükecek ya,"o senin işin değil, hükümetin işi" yorumunda bulunuyor…
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, o bölgeye gittiğinde "Birlik ve beraberlik olduğumuz sürece bizi kimse bölemez" mesajları vermek yerine "Bu bölgede Kürt Sorunu vardır", "Barzani kardeşimiz, Talabani dostumuz","ABD'nin haritalarında Kürdistan olarak gösterilen Diyarbakır'ı Büyük Ortadoğu Projesi'nin merkezi yapacağız","Türkiye, 36 etnik kökenden oluşan mozaiktir","Kürdistan'dan gelen haberler bizi mutlu ediyor","Sayın Öcalan" gibi cümleler kursa, milli devlet yapımızı bozacak "Türkiyelilik, alt kimlik-üst kimlik" tartışmalarına destek verse idi aynen hükümet gibi, Hasan Celal Güzel denen sahte "milliyetçi-muhafazakâr" oldukça memnun olurdu herhalde…
Hasan Celal Güzel, sırf AKP'ye yaranmak için Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un Güneydoğu bölgesine yaptığını açılıma çamur atmak için, bu tür cümleler kurmaktadır.
En büyük özelliği Türk milliyetçiliği düşmanlığı olan AKP'ye milli konularda sahip çıkmak, zaten Hasan Celal Güzel'in düşünce sağlığı açısından tedaviye ihtiyacı olduğunu göstermektedir.
Biz bu tedavi çağrısını, bu köşeden Hasan Celal Güzel'e defalarca yaptık ama o gerçeklerle değil, hayallerle yaşamaya devam etmektedir.
Köşesinde yazdığı ne kadar milli ve manevi konu varsa hepsinde baş suçlu AKP iken, o lafı eviriyor, çeviriyor aklınca AKP'yi aklama çalışıyor… Biz sayesinde mizah tadı alıyoruz da… Aynı tadında belli bir ölçüsü olmalıdır… Aynı mizah artık bizi sıkmaktadır.
Hasan Celal Güzel, AKP'yi AK'lamaya çalışan o kafasına sokmalıdır artık… AKP ne milliyetçi, ne de muhafazakârdır…
Milli ve manevi ne kadar konu varsa hepsini tahrip eden bir hükümeti bu şekilde görüyorsa tedaviyi fazla geciktirmemek gerekmektedir…
Biz tedavisi konusunda insanlık adına, yardıma her zaman için hazırız…
altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com