| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
BOZKURT DİYARİRSSYorum RSS

İsrail'in MHP'ye sızma planı  

ahmetyilmaz-sener  

Devlet Bahçeli'yi devirme planlarına bir yenisi daha eklendi. İsrail ile sıkı ilişkileri bulunan bir isim, Devlet Bahçeli'ye cephe aldı ve Genel Başkanlığa aday oldu. Adaya destek ise Yeniçağ Gazetesi'nden...


Mayınlı arazideki İsrail tuzağını deşifre eden Milliyetçi Hareket Partisi'nde, Devlet Bahçeli'ye İsrail'in parlayan yıldızı rakip oldu.

İSRAİL'İN PARLAYAN YILDIZI VE ONUN SİYASİ TUTARSIZLIKLARI

Türkiye'nin en büyük milli güvencesi olan Milliyetçi Hareket Partisi'ne geçtiğimiz yıllarda musallat olan karanlık odaklar, bugünlerde yine aktif bir şekilde faaliyete geçmiş durumdadır.

29 Mart 2009 seçimleri öncesi, MHP'ye önce oy çıtası belirleyip, daha sonra Türkiye genelinde "MHP'ye oy vermeyin" kampanyası başlatan, seçimlerin ardından "MHP düşük oy aldı" propagandası yapıp, MHP'yi olağanüstü kongreye götürmek için her türlü yolu deneyen, arkasından da hüsrana ve hezimete uğrayanların yanında bir de "MHP Genel Başkan Adayı" sıfatı ile fikren ne idüğü belirsiz biri ortaya çıktı. Bu kişi gazetelere yapmış olduğu açıklamalarla, MHP üzerinden kendisini pazarlamaya çalışmakta ve MHP'nin çizgisinden ayrıldığına dair saçma-sapan görüşler ileri sürmektedir.

MHP şuan, yargılandığı yolsuzluk davasının sonuçlanmasından hemen sonra, kendisi ile yapılan söyleşilerde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin kendisinin zor günlerinde hep vefalı davrandığını belirten ve " Milliyetçi Hareket Partisinin, İskân Bakanıydınız, şu anki süreçte Devlet beyi nasıl buluyorsunuz? " şeklindeki söyleşi sorularına "Partimin liderini medya önünde değerlendirmem. MHP Türkiye'nin geleceğinde alternatif olacaktır." diyen, Koray Aydın'ın sözünü yutarak, kamuoyu önünde yaptığı tartışmalar eşliğinde MHP'yi mahkemeye verme girişimi ve Türk iş adamları içinde, İsrail ile ticari ilişkisi en yüksek düzeyde olan Ahmet Reis Yılmaz isimli kişinin MHP'ye yönelik basit düzeyde ve ‘deli saçması' olarak nitelendirilecek suçlamaları ile enerjisi tüketilmeye çalışılmaktadır.

MHP'nin Türkiye'nin gerçek ve ciddi gündemine yönelik harcadığı enerjiye yapışan bu uğraş sahipleri, MHP'yi kargaşa ve tartışma içinde olan bir parti durumuna getirmek için büyük çaba sarf etmektedirler.

Koray Aydın'ın hüsrana uğrayan girişimlerinin öncesi ve sonrası hakkında, bu köşeden MHP tabanına ve kamuoyuna yeterince bilgi sunduğumuz kanısındayım...

Ahmet Reis Yılmaz isimli kişide eğer ‘MHP Genel Başkan Adayı' sıfatı ile sağda-solda açıklama yapıyor olmasa idi asla bu köşede muhatap alınacak ve zaman harcanacak bir kişi olmayacaktı.

‘MHP Genel Başkan Adayı' sıfatını alarak, gazete sayfalarında, internet köşelerinde Türk milliyetçiliğinin tek kalesi olan MHP hakkında zihinleri kirletmeye çalışan ve bugüne kadar siyasi yelpazenin birçok alanında uçuşlar gerçekleştiren ve fikri duruşu olmayan bu kişi hakkında da üslubuna yakışır bir yazı kaleme almamız mecburi olmuştur.

2002 yılında DSP'yi bir gece de ikiye bölen ve İsmail Cem'in önderliğinde kurulan YTP'de de siyaset yaptığı ortaya çıkan, ayrıca bir dönem MHP'ye bulaştırılan ve bir-iki ay önce Abdüllatif Şener'in kurduğu Türkiye Partisi'nin kuruluş toplantısında, Abdüllatif Şener'in sağ yanında, onun sağ kolu gibi oturan Ahmet Reis Yılmaz, MHP'ye yönelik oyunların arttığı bu dönemde yaptığı açıklamalarıyla kendisine verilen görevi yerine getirmektedir.

İlginçtir; Ahmet Reis Yılmaz isimli bu kişi, 29 Mart 2009 seçimlerinde "MHP'ye oy vermeyin" şeklinde kampanyalar yapan ve daha çok "Fitnecağ" sıfatı ile anılan bir gazetede, günlerce yayınlanan söyleşilerde ağırlanmış ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'ye yönelik abuk-sabuk suçlamalar eşliğinde saldırılarda bulunması sağlanmıştı.

Şimdi o gazete, Koray Aydın'ın propaganda üssü olarak kullanılmakta ve o gazetenin bir dönem kullandığı Ahmet Reis Yılmaz isimli kişi de diğer yandan piyasaya sürülmektedir. O gazete için MHP Lideri Devlet Bahçeli'ye karşı düşmanlık arzusu önemli olduğu için Ahmet R. Yılmaz'a bir dönem kucak açmışlardı. Fakat Ahmet Reis Yılmaz'ın şimdi ki, girişimin arkasında kim var orası meçhul... Ahmet Reis Yılmaz'ın isim yapma takıntısı mı, bir dönem söyleşilerde onu kullanan "Fitneçağ" mı, yoksa başka odaklar mı orasını bilemiyoruz... Hangi sebeple olursa olsun, etkisinin sadece MHP'de fitne çıkarmak için kullanılacağı anlaşılan bu şahsın benim için en ilginç olan yönünü de www.8sutun.com sitesinin yazarlarından Burak Orhan'ın "MHP'de İlginç Aday" başlıklı yazısında geçen 57.Hükümete yapılan operasyonda ön planda olan İsmail Cem'in YTP isimli partisinde siyaset yapması oluşturmaktadır.

Burak Orhan isimli yazar, Ahmet Reis Yılmaz'ın YTP ile olan ilişkisini kaleme aldığı yazısında "Ahmet Reis Yılmaz, adında reis yazsa da, 2002 seçimlerinde İsmail Cem'in Yeniden Türkiye Partisi'ndeki isimlerinden birisi.2002 seçimleri öncesinde YTP'den Kocaeli Milletvekili adayı olmuştu. O dönem 2002 senesinde Kocaeli'de gazetecilik yaparken, kendisiyle Kocaeli'nin Gebze ilçesine giderek bir röportaj yapmıştım. İsmail Cem'i çok sevdiğini sürekli söyleyen, İsmail Cem'e olan sevgisi yüzünden siyasete girdiğini belirten Yılmaz, siyasette bir anda büyük adımlar atmak istedi. YTP seçimlerde başarısız olunca, partinin Merkez Yönetiminde yer almak için girişimlerde bulundu. O zamanki YTP Kocaeli İl Başkanının yalancısıyım."Senin daha yaşın küçük" denilerek, partinin merkez yönetimine alınmadı. Bu olaydan sonra da Kocaeli'de onu pek gören olmadı." şeklindeki cümleleri ile açıklamış...

YTP'den sonra, MHP'ye bulaşmaya
çalıştığı anlaşılan, gerçek yüzü anlaşılınca uzaklaşmak durumunda kalan A.R.Yılmaz, en son olarak Abdüllatif Şener'in kurduğu Türkiye Partisi'nin kuruluşunda boy göstermişti. Hem de Abdüllatif Şener'in hemen sağ yanında oturarak... O toplantıda Abdüllatif Şener'in sağ kolu gibi oturan A.R.Yılmaz hakkında, AKP yandaşı medyada bile uzun uzun yazılar kaleme alınmıştır.

A.R.Yılmaz nedense, Abdüllatif Şener'in yanında görev almayıp, MHP'ye tekrar musallat oluyor ve "MHP Genel Başkan Adayı" sıfatı ile gazetelerde arz-ı endam ediyor.

Demokrasi bazen böyle ilginç tiplere katlanmayı gerektiriyor işte...

Geçirdiği siyasi maceralardan sonra gayesi MHP'nin varlığına hizmet olmayan ama isim yapmak için marka gördüğü MHP'yi kullanan bu şahsın gerçek gayesinin ne olduğu yakında
anlaşılacaktır.

Türkiye'den çok İsrail'in havasını soluyan ve İsrail ile yaptığı anlaşmalarla en büyük iş potansiyeli barındıran A.R.Yılmaz'ı aklını ve fikrini soluduğu havalar çok etkilemiş olmalı ki, İsrail'i savunan, korumaya çalışan ve yücelten konuşmaları da bulunmaktadır.

A.R.Yılmaz'ın "İran'da, İsrail'in haritadan silinmesini isteyen bir adam var, bu adam üçüncü dünya savaşının sebebi olabilir diyor. Türkiye, İsrail gerçeğini görmelidir!.. Şimdi İsrail diye bir devlet var. Bu devletin ülkesinde yaşayan vatandaşlarından daha fazlası dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyor. Özellikle ABD'de, devletin politikalarına yön verecek şekilde etkin bir İsrail var. ABD senatosunda 202 Demokrat milletvekilinin 42 tanesi Yahudi. ABD nüfusunun yüzde 1.5'u Yahudi iken Demokrat Parti'deki temsili yüzde 20'nin üzerinde. Siyaseten ne kadar etkin oldukları rakamlarla ortada. Yani Merkez Bankası, Dünya Bankası, IMF başkanlıkları, çeşitli eyaletlerdeki belediye başkanlıklarının hepsi Yahudilerin elinde. ABD istese de bugün İsrail'in hedef gösterdiği politikaların dışına çıkacak bir politika üretemez. Üretmeye kalktığı anda ABD ekonomisi de, ABD rüyası da Yahudi sermayesi tarafından allak bullak edilir. Böyle bir ABD var karşınızda. İsrail, böyle bir ABD'yi bölgeye getirip, istediği doğrultuda kullanabilecek güce sahip!" şeklindeki cümleleri İsrail'e yüklediği anlamı göstermeye yetmektedir. Bu şahsın ara sıra AKP ve İsrail eleştirileri de algılamalarda denge oluşturmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Geçmişte AKP'li bakanlardan aldığı "İsrail'deki en iyi iş adamı" ödülleri de Ahmet Reis Yılmaz'ın çok yönlü kapasitesini göstermeye örnek teşkil edebilir.

İsrail ile böyle sıkı-fıkı olmasını YTP'de bulunurken yine İsrail ile arası çok iyi olan merhum İsmail Cem sağlamış olmalı...

Mesele, A.R.Yılmaz'ın kendi hayatında ne yaptığı değil, son günlerde "MHP Genel Başkan adayı" sıfatı ile gazetelere yapmış olduğu MHP'nin çizgisinden ayrıldığına dair abuk-sabuk açıklamalardır. Kendine çizgi oluşturamamış, bir sağda, bir solda gezen A.R.Yılmaz'ın kendi çizgi bozukluğuna bakmasını ve demokrasiyi kullanarak MHP'de kirlilik meydana getirmemesi tavsiyesinde bulunuyoruz.

MHP'ye yönelik düzenlenmek istenilen kirli operasyonun düğmesine basıldığı şu günlerde, buna benzer ilginç tiplerin ortalıklarda dolaşması kimseyi şaşırtmamalı ama bu ilginç tiplerin açıklamalarına karşı da her Ülkücü şuurlu ve dikkatli yaklaşmalıdır.

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Taraf Gazetesi Taraf ı kim kurdur 

Taraf gazetesi Fethullahçı mı?
39 yaşında gazete patronu olmak ve günlük gazete yayımlama yürekliliğini göstermek öyle her babayiğidin yapacağı iş değildir…

“Zaman gazetesi” bayilerde 20-25 bin satar ; YAYSAT üzerinden ise yapılan “abone geçişiyle” 600 bin satıyor gibi gösterir…

Akın İpek’ in gazetesi “Bugün” parasız dağıtılır…

“Taraf gazetesi” nin satış değeri ise 1 YTL’dir…

Bir dostum dün telefon etti ve şu soruyu yöneltti bana:

“Bugün Türkiye’nin belli başlı yayınevleri var. Örneğin Can, Remzi, Bilgi, İnkılap gibi. Yayımladıkları kitaplar çok satıyor. Ancak hiçbirisi günlük gazete çıkarmayı göze almıyor. Yayıncılık başka, günlük gazete çıkarmak başka…”

Dostum haklıydı!..

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen Mahcupyan hem Zaman yazarıydı, hem de “Taraf gazetesi” nde at yarışı tahminleri yapıyordu.

Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar , ABD Dışişleri’nden emekli olan eşini Washington’da bırakıp İstanbul’a gelmişti…

Üstelik “Milliyet” gibi bir gazeteden ayrılıp “Taraf” a geçmek için.

Çok iyi bir “söyleşi” yazarı olan Neşe Düzel “Taraf” ı tercih edip Radikal’den ayrılmıştı…

Burada bir üç nokta koyayım…

***

Neşe Düzel “ocaktan yetişen” Fethullahçı Hüseyin Gülerce’ ye soruyor:

“Amerika sizin (yani Fethullahçıların) Kürt meselesine yaklaşımınız konusunda ne düşünüyor?”

Gülerce:

“Biz Kürt meselesinin demokrasi içinde, eşit vatandaşlık yoluyla çözülmesini istiyoruz. Bu Amerikan sistemi zaten. Onlar da eşit vatandaş olarak yaşıyorlar.”

Bu sözleri nasıl yorumlarsınız?

Amerikan sistemi ve demokrasi içinde eşit yurttaşlık…

Gülerce, ABD’de eyalet sistemi olduğunu bilmez mi? Yoksa Fethullahçılar eyalet sistemini mi savunuyor Türkiye’de?

Şimdilerde moda şu : Üniter devlet yapısı içinde demokratik hak ve özgürlükler…

Ulus devleti “iğdiş” etmenin tek yolu laf cambazlığı oldu benim ülkemde…

Şimdi yine üç nokta koyduğumuz konuyu yeniden ele alayım…

“Taraf” ın sahibi 39 yaşındaki Başar Arslan’ ın iki kardeşi var.

Babaları Ahmet Arslan emekli öğretmen. Ankara Zafer Çarşısı’nda kurduğu yayınevini 36 yıl sonra “Artık yeter, çalışmıyorum” diyerek 1997 yılında oğullarına verir.

Sav doğruysa ABD’de İngilizce, Brezilya’da Portekizce, İspanyolca öğrenir…

Peki Fethullah Gülen’ i tanır mı ABD’de?

Bilemem(!).

Bildiğim, Zaman gazetesinin, “Taraf” ı övüp göklere çıkarmasaydı.

İşkillenmiştim!..

***

Gazeteleri gazeteciler çıkarır…

Yazı yazmak, röportaj yapmak ayrı bir iştir, yazıişlerinde çalışmak, mutfağı bilmek ayrı iş…

En zor olanı ise muhabirliktir…

Gazete gazete olmayınca istediğiniz kadar “Kürt sorunu” diye yazın, “ABD, AB’yi ve Fethullah’ı yalayın” , köşelerde ukalalık yapın, ” demokrasi, özgürlükler ” sloganı atın, gazeteyi haber sattırır…

Galiba “Taraf” Fethullahseverlerin desteğiyle “Haydi yürüyün koçlarım” denilerek okura sunulmuş…

Sonuç?

Satışına bakın anlarsınız

Bugünün “altıncı” ve “zarfçı” sı Akın İpek’in arkasında kim var?

Fethullah Gülen!..

Akın İpek , gazetesini o nedenle parasız dağıtıyor.

Gazeteler para öğütür, habercilik para ister!..

5-6 bin satan “Taraf” gazetesine değirmenin suyu nereden geliyor, söyler misiniz? Alkım Yayınları sahibinin bu yükü tek başına kaldırdığına inanıyor musunuz?

***

Gazetenin birinci sayfası “Zaman” gibi Fethullah’a övgüden geçilmiyor…

Fethullah Gülen bugün 8 milyar doları elinde tutuyor , Kuzey Irak’ta da şube açan “kuyumcu” ya bir haber verir, “Taraf” ın satışını 100 bine çıkarır…

Biraz sabırlı olun “Taraf” taki dostlar. Fethullah arkanızda, maaşlarınızı alırsınız, paşalar gibi de yaşarsınız…

8 milyar doların 100 milyon doları “Alkım” a aksa ne olur ki?

Denizde kum tanesi!..

Bu taraftan bakınca ben bunları görüyorum!..

Cumhuriyet Gazetesi / Hikmet Çetinkaya

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

MHP İsyn etti! AKP'li ‘Başkan kendine oy vermeyenleri dövdürdü’  

honaz MHP adayının iddiasına göre Honaz’da belediye zabıtası bir aydır AKP’ye oy vermeyenleri dövüyor

Denizli’nin Honaz İlçesi’nde 23 Nisan törenleri sırasında, minibüs şoförü Ali Yurtseven, inşaat işçisi arkadaşı İbrahim Çelkan ile belediye çalışanı Mustafa Ulutaş ve arkadaşları arasında protokolün önünde çıkan kavga, adliyeye taşındı. MHP’li oldukları öğrenilen Yurtsever ve Çelkan, Belediye Başkanı Turgut Devecioğlu tarafından AKP’ye oy vermedikleri için dövdürüldüklerini iddia etti. Yurtsever ve Çelkan, kavgaya karıştığını öne sürdükleri 5 belediye çalışanı ve AKP’li Başkan Devecioğlu hakkında Honaz Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Seçimden beri sürekli dayak

Devecioğlu hakkında bir suç duyurusu da 29 Mart seçimlerinde MHP’den Honaz Belediye Başkan adayı olan Ali Semerci’den geldi. Seçimden sonra AKP’ye oy vermeyenlere yönelik baskıların arttığını iddia eden Semerci şunları söyledi: “Honaz’da seçimden bu yana birileri sürekli dayak yiyor. Dayağı atanlar belediye çalışanları. Ayrıca, Honaz’da bize oy veren memurların da atamaları yapılmaya başlandı. Biz, savcılığa gerekli şikayeti yaptık. Bundan sonra kararı yargı verecek. Kimsenin dayak yemesini istemiyoruz. Bugüne kadar yapılanları tasvip etmediğimiz gibi derebeylikle Honaz Belediyesi’ni yönetmeye çalışanları

VATAV GAZETESİ

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

TSK: 'Türkiyelilik' yorumu konuyu saptırmaktır  

enelkurmay5

Başbuğ'un 'Türkiye halkı' açıklamasını 'Türkiyelilik' şeklinde yorumlayanlara yanıt geldi


Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un İstanbul'daki konuşmasında yer verdiği, Atatürk'ün ''Türk Milleti'' tanımına ilişkin yorumlar hakkında, ''Bu tanımdan 'Türkiyelilik' gibi tanımlara ulaşılabileceğini düşünmek ve bu şekilde değerlendirmeler yapmanın konuyu saptırmak anlamına geleceği'' belirtildi.

'Türkiyelilik yorumu konuyu saptırmaktır. Türkiyelilik yorumu ulus devleti anlamamaktır'


Org. Başbuğ Atatürk'ün 'Türkiye halkı' tanımını kullanmış ve "Türkiye sözünün yerine ‘Türk' koyun, etnik bir tanım olur" demişti...

İşte TSK'nın açıklaması:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

 

 

 

 

(Prof. Dr. A. ÂFET İNAN, Medeni Bilgiler ve M. Kemal ATATÜRK'ün El Yazıları, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2000, s. 435)

1. "Türk Milleti" tanımını yukarıda görüldüğü gibi, M.Kemal ATATÜRK kendi el yazısı ile yazmıştır. Bu tanım, Prof.Dr. A.ÂFET İNAN tarafından yazılan "Medeni Bilgiler ve M.Kemal ATATÜRK'ün El Yazıları" kitabının ilk sayfasında da yer almaktadır.

2. Tanımın ana amacı, "Türk Milleti" tanımının yapılması ve bu tanımın, kavramın etnik ve dinî temellere dayanmadığının açıkça ifade edilmesidir. Tanım içindeki "Türkiye Halkı" terimi de ATATÜRK tarafından bu nedenle kullanılmıştır.

3. Bu tanımdan "Türkiyelilik" gibi tanımlara ulaşılabileceğini düşünmek ve bu şekilde değerlendirmeler yapmak; hem ATATÜRK'ün "Türk Milleti" tanımını niçin yaptığını, hem de "ulus devlet" kavramının ne anlama geldiğini anlayamamak ve konuyu saptırmak demektir. Ulus-devlet yapısı içinde, bu şekildeki düşüncelerin yeri olamaz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Bahçeli: AKP ihanete hız verdi  

DEVLET BAHÇELİ  MHP KIRIKKALE MİTİNGİ

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ''Hukukun siyasi amaçlara alet edildiği, adaletin siyasi iktidar tarafından korku, baskı ve yıldırma silahı olarak kullanıldığına dair endişeler toplumumuzda giderek yaygınlaşmaktadır'' dedi.

Bahçeli, TBMM'deki Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, geçtiğimiz hafta Şırnak'ta şehit olan 2 askere rahmet, yakınlarına, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve Türk Milletine başsağlığı dileklerini iletti.

Nisan ayının 20'sine rastlayan haftanın Kutlu Doğum Haftası olduğunu anımsatan Bahçeli, 1989 yılından beri kutlanan haftada ''peygamberimizin örnek ahlakı, güzel sözleri ve manevi mirasının bir kez daha insanlığa ve inananlara anlatılacağını'' söyledi.

MHP Lideri Bahçeli'nin partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmanın tam metni şu şekilde:


Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Kıymetli Basın Mensupları,

Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Geçtiğimiz hafta Şırnak'ta milletimizin esenliği ve devletimizin bütünlüğü uğruna, bölücü terörle mücadele ederken teröristlerle girdiği çatışma sonucunda iki Mehmetçiğimizin şahadeti hepimizi derinden yaralamış ve üzmüştür.

Aziz şehitlerimize Cenab-ı Allah'tan rahmet, yakınlarına, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve milletimize başsağlığı diliyorum.

Bilindiği gibi, bugünden itibaren, miladi takvimle Nisan ayının yirmisine rastlayan hafta olan Yüce Peygamberimizin dünyaya gelişi "Kutlu Doğum Haftası" etkinlikleri ile anılmaktadır.

1989 yılından bu yana kutlanan bu anlamlı hafta boyunca, Peygamberimizin örnek ahlakı, güzel sözleri ve manevi mirası bir kez daha insanlığa ve inananlarına anlatılacaktır.

Ve ümit ediyorum ki, kutlamaların kültürel zenginliği ve milyonlarca Müslüman tarafından paylaşılacak bu manevi iklim, onların mutlaka daha iyiye, doğruya ve yüksek ahlaka erişmelerinde vesile olacaktır.

Zira nüfusu 1,5 milyarı aşan İslam âleminin yüce peygamberlerinden alacakları maneviyat yüksekliğine, O'nun İslam'ı tebliğ için gösterdiği ilahi sabra, mücadeleye, yöntemlerine ve muhteşem ahlakına her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğu düşüncesindeyim.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti, yaşadığı sorunlara rağmen çağdaş bir devletin, Müslüman bir toplum üzerinde nasıl yükselebileceğinin başarılı bir örneği olarak karşımızdadır. Bunda elbette ki Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarından devraldığımız Türk-İslam medeniyet mirasının etkisi vardır.

Peygamber sevgisi ve tebliği ile yönünü tayin eden Ahmet Yesevi'den başlayarak, Yunus'a, Mevlana'ya ve Hacı Bektaş'a uzanan sevgi ve hoşgörüye dayanan manevi iklim, tabii ki bu terkibin çok önemli manevi kaynaklarıdır.

Bu vesileyle inananların, yüce Peygamberimizin eşsiz ahlakını ve kutlu tebliğini özümseyerek, medeni ve toplumsal bir yükselişi ve manevi aydınlanmayı bir an önce başlatmalarını diliyor, Kutlu Doğum Haftasının hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Soruşturma ve yargılama safhalarının parça parça sürdürüldüğü tefrikaya dönen hukuki süreçler, kamuoyunda sürekli tartışılan bir huzursuzluk kaynağı haline gelmiştir.

Hukukun siyasi amaçlara alet edildiği, adaletin siyasi iktidar tarafından korku, baskı ve yıldırma silahı olarak kullanıldığına dair endişeler toplumumuzda giderek yaygınlaşmaktadır.

Herkes Türk adaletine güvenmeli ve hukuki süreçlerin sonuçlarını soğukkanlılıkla beklemelidir.             Ancak, bu süreçlerin zamana yayılarak sürekli gündemde tutulmaması, adil yargılama ilkesine uygun olarak biran önce tamamlanması da toplumsal güven ve huzur açısından büyük önem taşımaktadır.

Beklentimiz, suç ve suçluyu tasnif ederken masum olabilecek insanların haysiyetlerini incitecek davranışlardan uzak durulması, adli uygulamaların elbette ki hukuka uygun ve ancak insani ölçüleri de dikkate almasıdır.

Aksi tutumların devamı halinde adalet siyasetin ve ideolojik çekişmelerin gölgesinde kalarak güven kaybedecektir. Bugün geldiğimiz noktada bu hususların tüm ilgili taraflarca anlaşılması ve değerlendirilmesi, bir zorunluluk halini almıştır.

Muhterem Milletvekilleri,

Uluslar arası ilişkiler ve dış politika; adı üstünde, kendi ülkemiz ve milletimizle, bizim dışımızdaki ülke ve milletler arasındaki münasebetlerin tanımı ve bütünüdür.

Ve elbette her ülkede olması gerektiği gibi, ülkemizin de dünya ile kurulan bu karmaşık ve kapsamlı ilişkiler ağının merkezinde, Türkiye'nin vazgeçilmez hak ve menfaatleri, Türk milletinin bekası, Türk kültür ve tarihinin şeref ve haysiyeti yer almak durumundadır.

Parti Programımızda, "etkin dış politika" başlığı altında bu konudaki görüş ve duruşumuz vurgulanmış;

√         Türkiye'nin coğrafî, stratejik ve jeopolitik konumunu dikkate alan, bölgesel ve küresel istikrara ve refaha katkı sağlayacak; şahsiyetli, istikrarlı ve etkili;

√         Türk Milleti için vazgeçilemez nitelik taşıyan unsurlar olan; millî kültürümüzü, toprak bütünlüğümüzü ve üniter devlet yapımızı korumayı temel öncelik olarak özümseyen bir strateji çerçevesinde değerlendirerek Milliyetçi Hareket Partisi'nin uluslar arası ilişkilerdeki temel yaklaşım ve prensipleri ortaya konmuştur.

Partimizin bu yaklaşımı elbette ki günden güne değişecek taktik hamlelerin ve günübirlik ilişkilerin neticesi değil, kalıcı, köklü ve bin yılı aşan milli bir duruşun ifadesidir.

Takdir edersiniz ki, kıtaların kavşak noktası olarak vazgeçilmez önemi olan ve tarih boyunca yurt tutanların stratejik baskılara maruz kaldığı veya avantajlar elde ettiği Anadolu coğrafyasında, büyük Türk milleti varlığını bin yıldır sürdürmüş ve bu coğrafyayı vatan yapmıştır.

Bu bin yıllık süre, sahip olunan toprakların stratejik önemine uygun olarak kendi jeopolitiğini geliştirmiş, Selçukludan Osmanlıya ve oradan da Cumhuriyetimize köklü bir manevi veraset olarak intikal etmiştir.

Elbette ki bir coğrafyanın beşeri, ekonomik, sosyal, kültürel politiğini oluşturmak ve yükseltmek, sahip olunan stratejik imkân ve şartların yanı sıra, mevcut devlet ve yaşayan millet yapısını hesaba katan gerçekçi bir analizin sonucu olacaktır.

Bu açıdan, cihan devleti kuran ecdadımızdan intikal edenler bizlere yalnızca mazide kalmış acı ve tatlı hatıratları değil;  beraberinde yaşanmış gerçeklerin, muazzam toprak ve insan kaybıyla sonuçlanmış ibret verici neticelerini de bilmemizi ve sonuç çıkarmamızı gerektirmektedir.

1923 yılında kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti, bu bin yıllık stratejik var olma mücadelesinin tarihi mirasını devralmış, çoğunluğu Anadolu'da, bir bölümü Trakya'da bulunan bugünkü sınırlarımızı esas alarak, milli ve üniter bir devlet yapılanmasının devamını sağlamayı vazgeçilmez öncelik kabul etmiştir.

Hepinizin bildiği gibi, bugünkü siyasi sınırlarımız kendiliğinden oluşmamış ve kolaylıkla elde edilmemiş, dönemin küresel güçlerinin Türklüğe biçtikleri ve dayattıkları sınırlı bir alanın reddedilmesi sonucunda kanla yazılmıştır.

Ve doğal olarak bugünkü vatanımız, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde başka toplumlara tahsis edilmek istenen topraklarımızı fütursuzca parselleyen küresel projenin hilafına; akıl, heyecan, inanç, silah ve hesabın terkibiyle oluşan muazzam bir mücadeleyle kazanılmıştır.

Bu itibarla Cumhuriyet siyasetimizin önceliği, uluslararası ilişkilerde mevcut milli sınır ve yapının korunmasına yönelik tedbirler olmuş, bu ise imparatorluğun yıkılış şablonunda rol alan dış unsurlar ile İstiklal Savaşımızla yarım kalmış küresel projelerin hala canlı ve diri durduğuna dair haklı kaygıları beraberinde getirmiştir.

Türkiye'nin geride kalan 86 yıllık dış siyasetinde bu nedenlerle ilişkilerde ihtiyat ve denge, kuşku ve kaygı duyguları belirleyici olmuştur.

Tabidir ki, yaşayan ve değişen küresel gelişmeler, ülkemizin güç ve tesir kazanması, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarındaki ağır şartlara dayanan stratejik ilişkilerin gözden geçirilmesini ve tedbirlerin gevşetilmesini gerektirebilir.

Ancak, burada devletimizin üzerinde hükümran olduğu coğrafya değişmediğine göre, jeopolitikten doğan stratejinin köklü değişimlere açık olduğunu söylemek bugünkü ortamda mümkün değildir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 86 yıldır oluşturduğu milli siyaset ve strateji, kuruluş şartlarından ve gerçeklerinden başlayarak, hükümetler üstü bir anlayışla oluşmuş ve devlet politikası haline gelerek bugünlere ulaşmıştır.

Değerli Arkadaşlarım,

Takdir edersiniz ki, milli politikalar hükümetin tasarrufundaki politikalar değildir. Şartlar değiştiğinde ancak hükümetler üstünde milli bir uzlaşma ile değiştirilebilirler.

Bunun da olabilmesi tehdit algısının ve kaygılara yol açan tesirlerin ortadan kalkmaya başlamış olmasına; mütekabiliyete dayanarak ve tedricen görülen olumlu gelişmelerin karşılıklı gerçekleşmesine bağlıdır.

Bir ülkenin milli siyasetinin derinden, kalıcı ve hızla değiştirilmesi, adına savaş dediğimiz ölümcül ve tahrip edici güç kullanımı ile mümkündür.

Onun içindir ki, savaş mağlubu ülkeler kendilerine dayatılan ağır şartları kabullenmek durumunda kalabilirler. Bu, varlığını sürdürebilme uğruna "teslim" olmaktan başka çaresi kalmamış ülkelerin ve yöneticilerinin yaşayacağı en acı ve talihsiz neticedir.

Bu açıdan, Cumhuriyetimizin kuruluşu teslimiyetin neden olduğu dayatmaların değil, savaşla ve direnerek kazanılmış bir zaferin getirdiği özgüvenle Lozan'la dünyaya kabul ettirilmiştir.

Kuşkusuz, herkesi düşman olarak algılayamayacağımız gibi, herkesi dost zannederek yolumuza devam edemeyeceğimiz de açıktır. Uluslar arası ilişkilerde ne kalıcı husumetler vardır, ne de sürekli samimiyet ve dostluklar olabilir.

Karşılıklı hak ve menfaatler ağı bu ilişkilerin şeklini ve yöntemini belirleyen en önemli kıstastır.

Bu itibarla, partimiz dış politika esasını, "bölgemizde ve dünyada barışı sağlayarak sürekli kılmak ve uluslar arası işbirliğini geliştirmek"  olarak açıklamış, ancak söz konusu barış ve uzlaşmacılık anlayışımızın teslimiyetçilik olamayacağını, millî menfaatlerin her şeyin üzerinde tutulacağını önemle vurgulamıştır.

Milliyetçi Hareket bu yaklaşımıyla, Türkiye'nin millî varlığına ve tarihî misyonuna sonuna kadar sahip çıkmanın siyasetteki tanımı ve iftihar edilecek temsilcisidir.

Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Bildiğiniz gibi, Türkiye Cumhuriyeti egemenlik haklarını ve sınırlarını yüzyıla yaklaşan bir tarih birikimiyle ve kendi milli gücü ile oluşturmuş bir devlettir.

Dünya devletleri ve komşu ülkelerle yapmış olduğu anlaşmaların ve ilişkilerin esasları ile verebileceği milli tavizin son sınırları, bu köklü birikimin ve devlet-millet şuurunun sonucunda ortaya çıkmıştır.

Aradan geçen 86 yıl boyunca, nispeten istikrarlı bir çizgi izlemiş olan Türk dış siyasetinin bütün dengeleri, altı yıl dört aydır tek başına iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetlerince bozulmuş, ilkesiz, amatör, sığ ve en önemlisi teslimiyetçi ellerde bugün tam bir maceraya sürüklenmiştir.

Türkiye, Başbakan Erdoğan'ın ruh halini kendi ağzından tam anlamıyla yansıtan "kuzu kuzu yaptırırlar" anlayışıyla taviz üstüne tavizler vererek, tam bir boyun eğmişlik hali maalesef diplomasiye ve dış politikaya hâkim olmuştur.

AKP hükümetinin duyarsızlığını ve teslimiyetini fırsat bilen bütün ülkeler Kıbrıs'tan, Ermeni meselesine, Ruhban Okulundan, sözde ekümenik iddiasına, Iraklı aşiret reisleri ile ilişkilere, küresel terörün önlenmesinde Mehmetçiğe verilen uluslar arası görevlere kadar her alanda dayatma listelerini birbiri ardınca sıralamaya başlamışlardır.

Milletimiz için ne büyük talihsizliktir ki, seyahat ederek itibar kazandığını zanneden bir zihniyet maalesef işbaşındadır. Bu zafiyeti ile AKP hükümeti, Türkiye üzerinde hesapları olan mihrakların ve çıkar çevrelerinin de ümit ve geçim kapısı haline gelmiştir.

Bu nedenle yaklaşık seksen yıl boyunca düşük yoğunlukla ve tek tek uğraştığımız milli konuların tamamının, AKP döneminde ve bütün şiddeti ile ortaya çıkması asla bir rastlantı değildir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 86 yılık politik birikimlerini ve avantajlarını çözüm adı altında yabancılara birer birer teslim eden AKP zihniyeti, devletimizin manevra alanlarını giderek sınırlamıştır.

AKP hükümetinin temsilcisi olduğu, anlamı kendinden menkul "kazan kazan" ve "bir adım öne geçmek" garabeti ile Türkiye tam anlamıyla aleyhimize sonuçlanmak üzere yeni bir sürece sokulmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgesel projelerini ve Avrupa Birliği'nin iç ve dış politikalarını Türkiye için tek kurtuluş ve iktidarı için meşruiyet fırsatı olarak gören AKP zihniyeti, Türkiye'nin haysiyetiyle sürekli oynanmasına göz yummuştur.

Bu karanlık süreçte, Türkiye'nin milli hassasiyetlerinin rencide edildiği, Türk tarihin karalandığı, milli çıkarlarının ucuz pazarlık ve alay konusu yapıldığı, her uluslararası toplantıda hükümete ev ödevlerinin verildiği hepinizin malumudur.

AKP hükümetince verilen taahhütlerin, imzalanan belgelerin, yapılan anlaşmaların ve onaylanan dayatmaların bizi götüreceği nihai netice maalesef Türkiye'nin onurunun zedelenmesi, milli birliğinin parçalanması ve dönüşü olmayan bir stratejik uçuruma düşülecek olmasıdır.

Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, uluslar arası sorunları lehimize çözümlemede, ilişkileri denge ve hakkaniyet ölçüsünde sürdürmede zaten zayıf olan kontrolünü tamamen kaybetmiş, sorunların çözüm inisiyatifi Türkiye dışındaki güç odaklarına geçmiştir.

Değerli Milletvekilleri,

Son günlerde başta Sayın Cumhurbaşkanı'nın açtığı yolda ve hükümetin girdiği çıkmaz sokakta ilerleyen Ermenistan ile ilişkiler ve sözde Ermeni soykırım iddialarının içte ve dışta aldığı yeni boyut, bu kapsamda ele alınmalı, hükümetin sonu gelmeyen tavizlerinin, karşılık bulmayan adımlarının beklenen sonucu olarak görülmelidir.

Bugün dış dayatmaların toplumda neden olacağı tepkileri asgariye indirmek ve iç kamuoyunu yönlendirmek için Erbil, Brüksel, Washington ve Erivan lobileri hükümetle tam bir işbirliği ve eşzamanlı adımlarla ihanete hız vermişlerdir.

Türkiye'nin içinde Ermeni yanlısı bir cephe oluşturmak için yaklaşık 6,5 yıldır her zemin ve ortam kullanılarak sürdürülen faaliyetlerin, kamuoyu hassasiyetini köreltmeyi amaçladığı bilinmektedir.

Elbette ki sorun AKP'den önceki yıllarda başlayan ve süre gelen bir sorundur. Ancak, bu konuda ülkeleri aleyhimize cesaretlendiren, yanlış yürüttüğü diplomasi ile AKP hükümeti olmuştur.

Hükümet baştan yanlış kurguladığı gelişmelerin mahkûmu haline gelmiş, asılsız Ermeni soykırımı iddialarını sözde önleme adına Ermenistan'la tek taraflı ilişki kurma ve üstelik iddiaları da zımnen kabul etme noktasına kadar sürüklenerek, Türkiye'yi giderek daralan bir husumet kıskacının içine düşürmüştür.

Bugün, her uluslararası ilişkide bir dayatma unsuru ve ilişkilerin devamında bir ön şart haline gelen Ermeni meselesi, giderek içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.

Türkiye, sözde Ermeni soykırım iddialarını ve pazarlıklarını, parlamentolarda son dakikaya kadar kabul etme-etmeme kâbusları arasında ağır şantajlara maruz kalarak taviz vermeye mecbur bırakılmaktadır.

Süreç, Başbakanın dilinden düşürmediği sözde etkin diplomasi sonucunda, "Ermenileri katletmedik" demenin bile suç haline geldiği topyekun bir aşağılama kampanyası ve sözde soykırımın parlamentolarda birer birer kabulü ile başlamıştır.

AKP zihniyetinin Ermenilere şirin ve sevimli görünme adına yaptığı hamleler yeterli olmamış, Van Gölü üzerindeki harabelerin onarımları da Ermenileri tatmin etmemiştir.

Türkiye'ye yönelik sözde soykırım iddiasını ve toprak taleplerini tırmandırarak sürdüren Ermenistan'a, sınır kapılarını açmayı dile getiren ve bu ülke ile diplomatik temasa kalkışan AKP, ecdadımızın yargılanması konusunda da ümit ve cesaret vermiştir.

Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi'nin değiştirdiği Türk Ceza kanununun 301. maddesine ilişkin baskıların odağında da Ermeni soykırımı yalanının Türkiye'de serbestçe taraftar bulmasını sağlamak yatmaktadır.

Yapılmak istenen, aydın geçinen bazı çevrelerin Erivan'ın ağzıyla konuşarak Türk milletinin ve tarihinin karalanmasının önünü açmaktı. AKP buna yeltenmiş, ancak tepkimizden dolayı şimdilik istediğine tam anlamıyla kavuşamamıştır.

Türkiye maalesef AKP zihniyetinin sergilediği teslimiyetçi ve ilkesiz tavırla uluslararası şantaj ve taviz denklemine sürüklenmiş bulunmaktadır.

Geçtiğimiz yıllardan bu yana, Avrupa birliği ile ilişkilerde ve ülkemizi ilgilendiren hemen her raporda, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunların çözülmesi bir ön şart olarak açıkça yer almış; Türkiye'den Ermenistan'la ön şartsız olarak diplomatik ilişki kurulması, sınırın açılması ile uygulanan ambargonun kaldırması açıkça istenilmiştir.

Ülkemizi ziyaret eden ABD Başkanı Obama'dan da benzer taleplerin gelmiş olması, hükümet üzerindeki dayatmaların dozunun iyice arttığını, Türkiye'nin bu konuda içeriyi ikna etmekle, dışarıyı memnun etmek arasında bir paradoksa sürüklendiğini ortaya koymaktadır.

Adına "normalleşme" denilerek, bir yandan Ermenistan'la ikili, üçlü görüşmelerle; maç izleme bahanesi ile yürütülen ilişkilerle süreç Ermenistan'a tek taraflı taviz verme aşamasına kadar dayanmıştır.

Diğer taraftan Türk milletini sözde ikna etmek, gerçekte aldatmak ve Azerbaycanlı kardeşlerimizi oyalamak üzerine bir sinsi oyun da sahneye konulmuştur.

Başbakan Erdoğan'ın kamuoyu tepkisi üzerine çark ederek sözde açılımın "ancak Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki mutabakatla" yapılacağını açıklamış olmasının bu açıdan inandırıcılığı yoktur.

Konuya ilişkin olarak dile getirdiğimiz tepkiler üzerine "muhalefet ne derse desin, biz bildiğimizi yaparız, hiçbir zaman çözümsüzlüğü çözüm olarak görmeyiz" diyen Başbakan'ın, teslimiyeti inatla sürdürmeye kararlı olduğu görülmektedir.

Üstelik bu konuda, gerçekleri dile getiren muhalefeti "çok çirkin bir iftira kampanyası yürütmekle" suçlamaya kalkışması da Sayın Başbakanı hiçbir zaman aklayamayacak ve bu ağır vebalden kurtulmasını sağlamayacaktır.

Türkiye Ermenistan arasındaki ilişkileri, elbette ki çok önemli olmasına rağmen, yalnızca Karabağ meselesine indirgemek, Ermenistan ile Türkiye arasındaki diğer pürüzleri yok saymak anlamına gelecek bir geri adımdır.

Bu meselede Milliyetçi Hareket Partisi olarak başlıca tespitlerimiz şunlar olacaktır:

1. Türkiye'nin, başından beri sözde "Ermeni Soykırımı"nın tamamen haksız bir iddia ve iftira olduğunu, uluslar arası camiaya maalesef yeterince anlatamamış ve kendisini etkin bir biçimde ifade edemediği bilinmektedir.

Öte yandan tarihi gerçekleri bilmek ve araştırmak isteyen bir dünyanın bulunup bulunmadığını da ayrıca sorgulamak gerekmektedir.

Ermenistan'ın iddialarına dayanak gösterdiği belgelerin, tarihçilerin hizmetine açılması, Türkiye'nin saklayacak bir kusuru olmadığını, sorunu çözmeye, gerçekleri ortaya çıkarmaya istekli bulunduğunu göstermesi bakımından önemli, fakat önyargıları aşma konusunda yetersiz kalmıştır.

Bütün bu olumlu ve olumsuz gelişmelere rağmen, olmayan bir soykırımın, sırf muhataplarını ikna edemediğimizi düşünerek, kabule yanaştığımızı hissettirmek hükümetin temel yanlışı olmuştur.

2. Komşu devlet ve toplumlarla karşılıklı hakların korunduğu dengeli ve saygılı ilişkilerin kurulması kuşkusuz çok önemli ve vaz geçilmez yönetim gerçeğidir.

Ancak, bu ilişkilerde belirleyici olan önyargı ve husumetlerin ortadan kaldırılması, ülkelerin birbirlerinin menfaatlerine saygı göstermesi ile mümkün olacaktır.

Dar bir alana ve zorlu bir coğrafyaya sıkışmış bulunan Ermenistan'ın Türkiye ile olan sınırın açılması halinde bundan en çok yararlanacak taraf elbette ki Ermenistan'dır.

Bu itibarla, aramızdaki sorunların çözülmesi noktasında atılacak ilk adımların ondan beklenilmesi hem gerçekçi, hem de olması gereken bir yaklaşımdır.

Ancak AKP zihniyeti şartları tersine çevirmiş, Türkiye'nin sorunlarını çözme noktasında bizi Ermenistan'la ilişki kurmaya ve ilk adımı atmaya mecbur hale getirmiştir.

3. Kamuoyuna aktarıldığının aksine, Ermenistan'la hasmane bir ilişki bulunmamaktadır ve buna gerek de yoktur. 

Türkiye, bugünkü Ermenistan devletinin bağımsızlığını 16 Aralık 1991'de ilk tanıyan ülkelerden olmuştur. Müteakiben insani yardımlarını esirgememiş, gıda ve enerji vermiştir.

Denize sınırı olmamasına rağmen, Ermenistan'ı 25 Haziran 1992'de İstanbul'da kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne kurucu üye olarak davet etmiş ve bu bünye içinde daimi temsilci bulundurmasına izin vermiştir. Bunlar önyargıları aşmış büyük devlet adımları olarak tarihe geçmiştir.

Ancak, özellikle Ermenistan'ın Azerbaycan toprağı olan Karabağ'ı işgali üzerine tamamen haklı ve meşru gerekçelerle Türkiye, Ermenistan sınır kapılarını Nisan 1993'de kapatmıştır.

Bu tarihten sonra Ermeni iddiaları cüret ve hız kazanmış, bağlantılı olduğu küresel odaklara sığınarak, Türkiye uluslar arası camiada taviz vermeye zorlanan taraf haline getirilmiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin altıncı yılı geride kalmış yönetiminin en büyük zaafı bu konuyu taviz vererek ve sempatik görünerek çözeceğini zannetmesi olmuştur. Her attığı geri adım, bir sonraki geri adımı getirmiş ve ilişkiler Türkiye'nin tezleri açısından tam bir geri gidiş yaşamıştır.

4.  Ermenistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin durumu ve seviyesi beraberinde Kafkasya'da dengeleri değiştirecek stratejik sonuçlara neden olabilecek önemli ve hassas bir noktadır.

Halen Ermeni diyasporası ABD kontrolünde olmasına rağmen, Ermenistan devleti Rusya ile çok yakın ilişki ve işbirliği içindedir. Gürcistan'a Rusya'nın müdahalesi taşları yerinden oynatmıştır.

Türkiye'nin Ermenistan'la şartlar olgunlaştığı takdirde kuracağı ilişkiler, mutlaka Başkent Ankara merkezli bir jeopolitiğin gereği olmalı, üçüncü ülkeleri Kafkasya'ya taşıyacak ya da bölgede küresel gerilim ve hamlelere taşeronluk yapacak bir teslimiyetin içine asla düşülmemelidir.

Ve elbette ki Azerbaycan'ın bu ilişkilerden zarar görmemesi öncelik taşımaktadır.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin önündeki en büyük engel, Türkiye düşmanlığı üzerine kurulu Ermeni politikaları ve iddialarıdır. Bu politikalarda bugüne kadar hiçbir değişiklik olmamıştır.

Bu itibarla Ermenistan'la ısrarla yakınlaşmaya çalışan AKP hükümetinden cevabını aradığımız sorularımız ise şunlardır?

√         Ermenistan, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen 1920 Gümrü ve 1921 Kars Anlaşmalarının yürürlükte olmadığına dair iddialarından vaz geçmiş midir?

√         23 Ağustos 1990 tarihinde kabul ettiği Bağımsızlık Bildirgesi'nde, Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'ni kendi toprağı olarak ilan ederek "Batı Ermenistan" şeklinde tanımlamasını geri almış mıdır?

√         Türkiye'nin bir parçası olan Ağrı Dağı'nı devlet arması olarak kabul eden Ermenistan Anayasası'nın ilgili maddesini değiştirmiş midir?

√         Ermenistan, 1915 yılında, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşanan tehcirle ilgili olarak iddia ettikleri soykırım suçlamalarından vaz geçerek geri adım atmış mıdır veya geri adım atacaklarına dair güçlü bir işaret vermiş midir?

√         Her ortamda karşımıza çıkarılan sahte soykırım yalanıyla Türk tarihini ve Türk milletini en ağır insanlık suçuyla mahkûm etmek için uluslararası planda hayâsız karalama kampanyasının sona ereceğine ilişkin emareler görülmüş müdür?

√         1993 yılının Nisan ayında, Dağlık Karabağ'daki Ermeni vahşeti ve işgali nedeniyle kapatılan sınır kapısının açılması için, kapanmasına neden olan hangi gerekçelerde ilerleme kaydedilmiş, Ermenistan hangi taahhütlerde bulunmuştur?

√         Azerbaycan topraklarının beşte birine karşılık gelen bu coğrafyada, bir milyon nüfusun yurtlarını terk ederek göçmek zorunda kaldığı Karabağ'ın işgaline kesin olarak son verecek bir sürecin önü açılmış mıdır?

Değerli Arkadaşlarım,

Bu sorularımıza hükümet tarafından verilecek cevap şayet "evet" ise Ermenistan devleti ile kurulacak ilişkilerin önünün açılmasında hiçbir endişe taşımaya mahal yoktur.

Bu şartlarda, komşumuz Ermenistan'ın ve Ermeni halkının Türkiye ile barış içinde yaşamasını ve bu coğrafyadaki varlığını saygıyla karşılayacağımızı belirtmek istiyorum.

Ancak sorularımızın karşılığı, hayır cevabı ise büyük bir tarihi mirasın emanetçisi olan Türkiye'nin, Ermenistan'ın peşinden koşmasının ve ilişkilerin düzeltilmesi için ricacı konumuna sokulmasının ne siyasi, ne ahlaki, ne meşru ve ne de anlaşılabilir bir izahı ve gerekçesi olamayacaktır.

Hükümeti uyarıyorum. Ermenistan'a olan yaklaşımınız tıpkı, Kıbrıs'ta Rumlarla, Irak'ta aşiret reisleri ile olduğu gibi haysiyet kırıcıdır, onurumuzu zedeleyicidir ve büyük milletimizin asla hak etmediği bir seviyesizliktir.

Milliyetçi Hareket Partisi, ülkemizde maalesef soykırım özürcülerinin zuhur ettiği bu dönemde; gelişmelerden kaygı duyarak infiale kapılan Azerbaycanlı soydaşlarımızın haklı ve yerinde hassasiyetini ve endişelerini sonuna kadar paylaşmakta ve bu yüksek şuurun tecellisinden iftihar etmektedir.

Bilinmelidir ki, soykırım yalanına dayalı iddialarından vaz geçilmedikçe, işgal altında tutulan Dağlık Karabağ bölgesi Azerbaycan'a iade edilmedikçe ve Türkiye üzerindeki toprak taleplerinden dönülmedikçe Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı açmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Yeter ki Türk milleti uyanık ve kararlı olsun.

Türkiye, uluslararası alanda çok ciddi itibar kayıpları yaşamıştır. Uygulanan teslimiyetçi politikalarla ülkemiz saygınlığını her geçen gün yitirmiş; her isteyenin tuttuğunu koparabileceği aciz, çaresiz bir ülke konumuna düşürülmüştür.

Ve Türkiye'nin en büyük talihsizliği, bu çok kritik bir dönemde ehliyetten, liyakatten, vizyondan, milli duruştan yoksun kadrolar tarafından yönetiliyor olmasıdır. Türkiye'nin bugün yaşadığı en temel sorunu budur.

Türkiye savaş mağlubu bir ülkenin düştüğü çaresizliğe eşdeğer bir teslimiyetin içine girmiştir. Zafer, başarı, itibar kazanma, saygınlık adı altında maskelenmeye çalışılan bu sonucun müsebbibi Adalet ve kalkınma Partisi hükümetidir.

Gelişmelerden anlaşıldığı kadar, Türkiye'nin bölgemizdeki stratejik duruş ve tutumunu tanımlayan "Milli Güvenlik Siyaset Belgesi" çöpe atılmış, Türkiye'nin bütün kırmızıçizgileri hükümet eliyle birer birer silinmeye başlanmıştır.

Devlet politikalarında, böylesine köklü değişikliklerin tek başına bile olsa yalnızca hükümet tasarrufu ile yapılamayacağını huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Irak, Irak Yerel Yönetimi, Ermenistan, Kıbrıs ve terörle mücadele gibi hayati konularda atılan adımların hesaplarını kimler yapmış, stratejik değerlendirmelerini kimler hazırlamıştır? Kimler onay ve karar vermiştir?

Yabancılarla, kapalı kapılar arkasında pazarlıktan kaçınmayan hükümetin, gelişmeleri Türkiye Büyük Millet Meclisinden saklama çabası  bu açıdan manidardır.

Gerek kamuoyunun ve gerekse hükümetin angajmana girdiği yabancı muhataplarının bilmesini ve ayaklarını denk almasını istediğim husus şudur:

Bugün işbirliğine yatkın, taviz vermeye hazır bir siyasal iktidar işbaşında bulunabilir. Ancak demokrasilerde iktidar sonsuz değildir.

Milliyetçi Hareket Partisi iktidara geldiğinde, bütün bu stratejik gelişmeleri devletin temel kurumları ile birlikte yeniden gözden geçirecektir.

Milli devletin bekasına halel getirecek, haysiyetimizi incitecek ve geleneksel devlet politikasından uzaklaştıracak maceracı ve teslimiyetçi hükümet tasarrufu olan bütün girişim ve hamleleri mutlaka sorgulayacak ve reddedecektir.

Değerli Milletvekilleri,

İçinde bulunduğumuz dönemde herkesin en çok konuştuğu, üzerinde en fazla görüş ve fikir ileri sürdüğü konuların başında; cesameti her gün artan ve baskısı her geçen gün yoğunlaşan ekonomideki sorunlar yumağı gelmektedir.

Çok ciddi bir "finansal kaza" geçiren dünya ekonomik sisteminin sağlık durumu, bazı kıpırdanmalara rağmen halen koma halini sürdürmektedir.

Bu çerçevede, küresel ekonomik sistemin alt üst oluşuna yol açan finansal alaboranın, ekonomik kriz olarak farklı ülkelere hızla bulaştığı, özellikle gelişmekte olan ülkelerde ağırlığını gösterdiği bu zamana kadarki yaşanılanlardan anlaşılmıştır.

Son günlerde, dip yapıp yapmadığı üzerinde çeşitli görüşlerin ileri sürüldüğü ekonomik krizin, özellikle Türkiye'de ciddi ve endişe verici sonuçları ortaya çıkardığı gelişmelerle sabittir.

Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz yılın ekim ayında küresel mali fırtına patlamış, izleyen süreçte ülkemizde özel tüketim gerilemiş, özel yatırımlar çökmüş, üstelik ihracat ve ithalat hızla düşüşe geçmişti.

Bununla birlikte 2002 yılsonu ile 2007 ortalarına kadar iktidar partisinin iç ve dış faktörlerdeki olumlu havayı bir politika seti haline getiremediği, bu itibarla sorumsuzca ve beceriksizce hareket ettiği bilinmektedir.

İstihdam yaratamayan ekonomik büyümeyle iftihar eden AKP hükümeti, dış âlemdeki rahatlığın yarattığı avantajlı durumu yanlış okumuş, ekonomide biriken riskleri iyi analiz edememiş, yeni bir zihniyet dönüşümünü maalesef sağlayamamıştır.

Her fırsatta dünle uğraşan ve gelecek perspektifinden mahrum olan Başbakan Erdoğan ve ekibi; vizyonsuzluklarını, iş bilmezliklerini ve en çok da ekonomiyi gerçek anlamda istikrarlı bir yapıya kavuşturamama aczini gizleyebilmek için, gerilim odaklı bir politika uygulamasını tercih etmişlerdir.

Bu itibarla, Türkiye ekonomisinin her alanında yükselen imdat feryatları, vatandaşlarımızın artan sıkıntıları Başbakan tarafından duyulmamış ve ciddiye alınmamıştır.

Ekonomik gelişmeyi sadece maddi unsurlara bağlayan, fazlasıyla mekanik bir yapı tahayyül eden AKP zihniyeti, beşeri gücümüzü ihmal etmiş, ondan bağımsız ve soyutlanmış bir anlayışla sorunların çözüleceğini varsaymıştır.

Şartlara boyun eğmeye zorlayan teslimiyetçi bir ruhun zirve yaptığı bugünkü iktidar kadrolarında, vatandaşlarımızın geleceğe umut ve cesaretle bakmasını sağlayan ışıklı bir mizacın işaretleri ne yazık ki görülmemektedir.

Ekonomik meselelerde ortaya çıkan gelişmelerin sürekli rakam ve sayı tarafıyla ele alınıp kalite tarafının ihmal edilmesi,  ham ve toplu olarak servis edilen ekonomik parametrelerin gerisinde duran eksiklerin görmezden gelinmesi, gerçekçi ve dengeli bir ekonomik sistemin inşasını engelleyen en önemli faktör olarak karşımızda durmaktadır.

Bu nedenle içinde bulunduğumuz ekonomik krize karşı AKP tarafından yeterince ve tatmin edici ölçüde önlem alınmamıştır.

Bu zamana kadar krize karşı alındığı iddia edilen beş tedbir paketinin toplumsal karşılığının oluşmadığı, çiftçimizin, esnafımızın, emeklimizin, memurumuzun, işçimizin durumlarında gözle görülür ve hissedilir bir iyileşme sağlamadığı anlaşılmaktadır.

 Hali hazırda, hazırlığı süren altıncı paketin kapsamında yer aldığı kamuoyuna yansıyan kredi garanti mekanizması uygulamasının ise ne getirip götüreceği uygulama aşamasında daha iyi görülebilecektir.

Her şeye rağmen hükümetin, başta bazı sektörlerdeki satış hacmini artırabilmek ve iç talebi canlandırabilmek amacıyla ÖTV ve KDV indirimleri olmak üzere farklı zamanlarda aldığı tedbirlerin, kısıtlı ve dar bir alanda belli belirsiz etkiler doğurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Kaldı ki genel anlamda alınan tedbirlerin krize karşı koyabilmek, krizin olumsuzluklarını giderebilmek için etkili olmadığı da bir gerçektir.

Her şeyden önce, ekonomik tedbir diye alelacele ortaya atılan yaklaşımların; rafine görüşler olmaktan daha çok, kamuoyu baskısı neticesinde, bir şey yapmış olmak için ulu orta söylenen fikirler olduğu görülmektedir.

Krizin tasvir ve tanımı yapılmadan, açık ve akıcı tespiti olmadan, isabetli tahlilleri bulunmadan alınacak her ekonomik tedbirin sonu ve sonucu hedeflenen istikrarı getirmeyecektir.

Ayrıca yatırım ve tüketimde görülen azalmanın iç ve dış kredi kanallarının tıkanmasıyla çok yakından bir ilgisi bulunmaktadır.

Çoğalan işsiz sayısı ve çalışanlarımızın büyük bir bölümünün ücretlerinin reel olarak gerilemesi harcamaların tempolu bir şekilde azalmasına kapı aralamaktadır.

Bize göre, yurt içinde üretilen mallara olan talebi artıracak politikalar uygulanmadıkça, krizin olumsuz etkisini zayıflatmak ve kısa sürede ekonominin mahkûm olduğu dengesizlikten kurtarabilmek mümkün olmayacaktır.

Bu itibarla, aldığı tedbirlerde sektör tercihi yaptığı anlaşılan hükümetin, daralan iç ve dış talep arasında dış talebi etkileyemeyeceği göz önüne alındığında, uygulamasıyla ve yönlendirmesiyle iç talebin işleyişinde bariz düzenlemeler yapabileceği açıktır.

Geçinmekte zorluk çeken, günlük ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzak olan ve kazandığı harcamalarına yetmeyen; memur, işçi, emekli, esnaf ve çiftçilere yönelik gelir artıcı yöntemlerin denenmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bize göre, Başbakan ve hükümetinin en büyük kusuru krizi doğru ve tutarlı bir biçimde teşhis etmeden, sözde tedbir üretmeye çalışmasında aranmalıdır.

Teğet geçecek, bize bir şey olmaz, fırsat yaratacağız diyerek gün ve ayların boşa geçtiği düşünüldüğünde, heba edilen zamanın, kaçan fırsatların yeni yük ve maliyet olarak dar ve sabit gelirli vatandaşlarımızın sırtına bineceğini söylemek abartılı olmayacaktır.

Ekonomideki gelişmelerin nereye gittiğini anlayamayacak kadar siyasi basiret yoksunu olan Başbakan Erdoğan, krizi görmezden gelerek sorunların büyümesine zemin ve ortam hazırlamıştır.

Bu kapsamda, Ekonomiden Sorumlu Bakanın geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamasında; "Hane halkının durumunun iyi, bankaların durumunun iyi, özel sektörün durumunun da o kadar çok korkulacak düzeyde olmadığı" yönündeki sözleri, nasıl bir ruh ve bakış açısıyla ekonomiye bakıldığını net olarak göstermektedir.

Buradan açıklıkla sormak isterim ki: Herkesin durumu iyiyse, sokaklardaki, dükkânlardaki, evlerdeki, işyerlerindeki çığlıklar neden yükselmekte, ekonomik sorunlardan dolayı şikâyetleri kim ve hangi amaçla yapmaktadır?

Zihin bulanıklığı ve akıl tutulması sonucunda söylendiğini düşündüğümüz bu sözlerin, aziz milletimizle alay etmek anlamına geleceğini ve böylesi bir küstahlığı da Milliyetçi Hareket Partisi olarak kabul etmeyeceğimizi ifade etmek istiyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Türkiye çok büyük bir ekonomik daralma ve her geçen gün kemikleşen depresif durumla karşı karşıya bulunmaktadır.

Dün itibariyle açıklanan, ‘Yeni Ekonomik Hedefler ve Katılım Öncesi Ekonomik Program' çerçevesinde, daha önce ilan edilen 2009 yılı yüzde 4'lük büyüme hedefi, yüzde 3,6'lık daralmayla revize edilmiştir.

Görüldüğü kadarıyla, daha önceki ısrarlı uyarılarımıza kulak tıkayan hükümet, sonunda çaresiz kalarak büyüme oranını düşürmüştür.

Şimdi merakımız, büyümeden taviz vermeyeceğini söyleyerek, siyasi kararlılık mesajları veren Başbakan Erdoğan'ın ne söyleyeceği ve nasıl bir üslup içinde olacağıdır.

Bu çerçevede ekonomi alanındaki son gelişmeler, partimizin "Küresel Finans Krizi İzleme ve Değerlendirme Komisyonu" tarafından incelenmesinin ardından kamuoyu ile paylaşılacaktır.

Konuşmama son verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Bahçeli: Kutlu Doğum Haftasın da Peygamberimizi daha iyi anlamalıyız 

ADAM GİBİ ADAM DEVLET BAHÇELİ DEVLET BAHÇELİ  MHP KIRIKKALE MİTİNGİ

Kutlu Doğum Haftası nedeniyle kutlama mesajı yayınlayan MHP Lideri Devlet Bahçeli, "Bu haftanın, İslam dininin tüm zamanları kapsayan mesajlarını, doğru ve açık, etkili ve yaygın bir şekilde anlatan Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (SAV) daha iyi anlaşılmasına vesile olması en büyük temennimdir" dedi.

Bahçeli, "Hz. Peygamber'in (SAV) tebliğinin içerdiği değerler evrensel niteliğe sahip olmasına rağmen, bunlardan İslam aleminin gereken sonuç ve dersi çıkaramadığı ortadadır. Özellikle yer altı zenginlikleri açısından üzerinde yaşadıkları coğrafyadan kaynaklanan küresel bir tehdide muhatap olan din kardeşlerimiz ne yazık ki acı, gözyaşı, kan ve şiddet karşısında çözüm ve çareyi başka yerlerde aramaktadırlar".

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 'Hz. Peygamber'in tebliğinin içerdiği değerler evrensel niteliğe sahip olmasına rağmen, bunlardan İslam aleminin gereken sonuç ve dersi çıkaramadığı ortadadır " dedi.

Bahçeli, Kutlu Doğum Haftası dolayısıyla yayımladığı mesajda, 1989 yılında Kameri Takvim, 1994 yılından itibaren de Peygamberin miladi doğum günü olan 20 Nisan'ı kapsayacak şekilde Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin 14-20 Nisan günleri arasında gerçekleştirildiğini hatırlattı.

Bahçeli, şunları kaydetti:

" Bu haftanın, İslam dininin tüm zamanları kapsayan mesajlarını, doğru ve açık, etkili ve yaygın bir şekilde anlatan Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (SAV) daha iyi anlaşılmasına vesile olması en büyük temennimdir.

Böyle bir çabanın yansıması olarak değerlendirdiğim; Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 'Küreselleşen Dünyada Aile'konulu sempozyumu iyi niyetli ve faydalı bir girişim olarak görmek gerekmektedir. Peygamberimizi, bütün yönleriyle daha iyi  anlamak ve tanıtmak için çok değerli bir fırsat verecek olan bu günlerin, beşeriyet üzerindeki etkisi elbette çok fazla olacaktır. 

Yüce Allah'ın ilahi mesajlarını insanlığa duyuran, öğreten ve davranış ve yaşayışıyla insanlara örnek olan Hz. Peygamber'in doğumunun üzerinden 1438 yıl geçmiş bulunmaktadır. Hz. Muhammed (SAV) 23 yıllık peygamberlik dönemi boyunca, iyi ve doğru ilkeleri kuşatıcı uygulamalara dönüştürmüş, bu kapsamda sapkın inançların yerine tevhidi, zulmün yerine adaleti, düşmanlığın yerine kardeşliği, sürtüşmenin yerine dayanışmayı öğütlemiştir.
Peygamber efendimiz (SAV) savaşın yerine barışın hakim olmasını hedeflemiş; doğruluk, nezaket, güvenilirlik, adalet, hoşgörü ve cömertlik gibi ahlaki davranışlarıyla tüm zamanlara örnek bir şahsiyet olmuştur. 

Bunların yanı sıra toplum hayatını yozlaştıran, insan için kötü ve zararlı alışkanlıklar karşısında aldığı kararlı ve imrenilecek tavırla da inananlarına ve beşeriyete yol göstermiştir.  

"NEREDE HATA YAPILDIĞINI SORGULAMANIN ZAMANI ÇOKTAN GELDİ"

Hz. Peygamber'in vefatından sonra da Müslümanların, onun uygulamalarını bilgi ve düşünce süzgecinden geçirerek hayatlarına uyguladıklarını, nesiller boyu onun mesajıyla hayatı anlamlandırdıklarını belirten Bahçeli, şunları kaydetti:
"Bu çerçevede Peygamberimizin anlam ve değer yüklü ilahi mesajları çağımızda da insanlık için önemini, değerini ve canlılığını korumakta ve gelecek için ihtiyaç duyulan güveni içinde barındırmaktadır. Ne var ki, doğumunun üzerinden geçen yaklaşık 14 asır sonra, bugün dünyanın her kıtasına yayılmış Müslümanların ve İslam camiasının düşündürücü hali, maalesef onun tam olarak anlaşılamadığına işaret etmektedir. 

Hz. Peygamber'in  (SAV) tebliğinin içerdiği değerler evrensel niteliğe sahip olmasına rağmen, bunlardan İslam aleminin gereken sonuç ve dersi çıkaramadığı ortadadır. 

Adalet ve hoşgörü gibi erdemlerin, bütün insanları etkileyen, çağlar üzerinden bugünlere ulaşan ve ülkeden ülkeye değişmeyen, her coğrafyada, her toplumda ve her zaman geçerli olabilen, her ortamda davranış ve uygulamalara yansıtılabilen mesajların uygulanmasına bugün çok ihtiyaç vardır. 

Özellikle yer altı zenginlikleri açısından üzerinde yaşadıkları coğrafyadan kaynaklanan küresel bir tehdide muhatap olan din kardeşlerimiz; ne yazık ki acı, gözyaşı, kan ve şiddet karşısında çözüm ve çareyi başka yerlerde aramaktadırlar.
Bu nedenle sahip oldukları kaynakları, sayıları artık 1,5 milyarı aşan nüfusuyla ve yerküreye dağılmış olmalarının verdiği stratejik derinliğe rağmen, Müslümanların, çok arzu ettiğimiz ve bulunmaları gereken maddi ve manevi seviyeden çok uzak olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Yalnızca din kardeşlerimizin içinde bulundukları bu kara tablo bile, yüce Peygamberimizin hayatından, kişiliğinden ve tavsiyelerinden alınacak daha çok derslerin ve yöntemlerin olduğunu göstermektedir. 

Yıllarca İslam dininin bayraktarlığını yaparak, maddi ve manevi temsilcisi olmaya çalışmış, inancımıza ve inananlara karşı yapılan saldırı ve tecavüzleri yüzyıllarca durdurmuş bir milletin evlatları olarak, İslam dünyasının bugün nerede hata yaptığını sorgulamanın da zamanı çoktan gelmiştir. 

Bugün manevi bir arayışa yönelmiş insanlık için, muhteşem bir ahlak ve medeniyet modeli olması gereken yüce dinimizi, insanlığa kurtuluş umudu olarak niçin gösteremediğimizin öz eleştirisini her Müslüman'ın yapması gerektiği açıktır.
Bu duygu ve düşüncelerle, Türk ve İslam dünyasının, Peygamberimiz' in (SAV) eşsiz ahlakını ve kutlu tebliğini özümseyerek; medeni, toplumsal bir yükselişi ve manevi aydınlanmayı başlatmalarını diliyor, Kutlu Doğum Haftası'nın yeni bir uyanış ve silkinişe vesile olmasını Cenab-ı Allah'tan niyaz ediyorum."

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

One minute balonunu Gül patlattı 

devletbahceli55 Bu seçimde MHP güçlenerek çıkmış, gelinen noktada iktidarın yegane alternatifi olduğu görülmüştür. Partimiz TBMM’de yer aldığı günden itibaren, demokrasinin gelişmesi ve yerleşmesine yönelik çabası, AKP’nin istismar alanlarını kapatma gayreti görülmüştür.

One minute balonunu Gül patlattı

MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında konuştu. İşte Bahçeli'nin özellikle Başbakan Erdoğan'ı omurgasızlıkla suçladığı konuşmasından satırbaşları:

MHP SEÇİMDEN GÜÇLENEREK ÇIKTI

- Ekonomik krizin arttığı bir dönemde girilen seçim süreci, hükümetin siyasette yerini koruyabilmek adına neleri göze aldığını açıkça göstermiştir.

 

 

 

 

-

İktidar zihniyetinin hiçbir ahlaki kaygı gözetmeksizin elindeki imkanları kullanıldığı, iller arasında parti toplantılarına otobüslerle kamu personelinin taşındığı, iktidar ve ana muhalefetin vatandaşı korkutarak oy avcılığı yaptığı, devlet kurumlarının temel atma ve açılış törenleriyle AKP toplantılarının birlikte yapılmasından asla icap duyulmadığı hepimizin gözleri önünde cereyan etmiştir.

 

 

 

 

-

Bu seçimde MHP güçlenerek çıkmış, gelinen noktada iktidarın yegane alternatifi olduğu görülmüştür. Partimiz TBMM’de yer aldığı günden itibaren, demokrasinin gelişmesi ve yerleşmesine yönelik çabası, AKP’nin istismar alanlarını kapatma gayreti görülmüştür.

 

 

 

 

 

 

- Kavga ve üslup kirliliğinden uzaklığımız ile oy oranımız artmıştır. Partimize verilen her destek karşılıksız kalmayacaktır.

 

 

 

 

- Türk milletinin sandığa yansıyan iradesiyle parlamentodan beklentisi, siyasi gerginliklerin yumuşatılması, siyasetin üzerine düşen gölgenin kaldırılması, yolsuzluk ve kanunsuzlukların üzerine etkili bir şekilde gidilmesi, milli meselelerde tavize son verilmesi, ayrıştırıcı alt kimlik siyasetinin sona erdirilmesidir.

 

 

 

 

- Temennimiz seçim sonuçlarının verdiği mesajı iktidar partisinin doğru okuması ve başına buyruk ve dayatmacı anlayışından kurtulup sorgulamış olmasıdır.

 

 

 

 

- AKP yönetimiyle geçen her gün geçmişte yanlış atılan adımların faturalarını birer birer önümüze getirme, geri adım atmanın diyalog, aldatılmanın zafer olarak söylendiği bir batağa sürüklenmelidir.

 

 

 

 

-

Ermenistan ile kurulmaya çalışılan diyaloglarda, İsrail’e yapılan sanal uyarılarda bulmak mümkündür.

 

 

 

 

"RASMUSSEN'İN SEÇİLMESİNDE OMURGASIZ SİYASET"

 

-

Omurgasız siyaset anlayışına son örnek ise NATO Genel Sekreteri'nin atanmasında yaşanmıştır.

 

 

 

 

- İslam dünyasının Rasmussen’e bakışı bellidir. Başbakan’ın ucuz pazarlıkla ikna edilmesi kabulü mümkün olmayan bir durumdur.

 

 

 

 

- Türkiye veto hakkı olan ama bunu kullanamamıştır. Böylece Türkiye, ikinci sınıf üye ülke konumuna düşürülmüştür.

 

 

 

 

- Başbakan önce bu isme karşı çıkmış, karikatür krizine göz yummakla ve PKK televizyonunu kapatmaya mani olmakla suçlamıştır.

 

 

 

 

- Ancak ertesi gün bu görüşler değişmiştir. Danimarka Başbakanı Türkiye’nin desteğiyle seçilmiştir.

 

 

 

 

- Başbakan arkasında duramayacağı sözler söylemiş ancak bunun altında kalarak Türkiye’nin haysiyetinin ayaklar altına almasına neden olmuştur.

"ONE MINUTE BALONUNU GÜL PATLATTI"
- Durumun özeti şudur. Başbakan Erdoğan, baskılar karşısında ezik bir şekilde geri adım atmıştır.


- Sahte Davos kahramanlığı ile yol almaya çalışan başbakan’ın gerçek hüviyeti, Türkiye’nin onur ve haysiyetine bağlılığının gerçek yüzü bu olayla anlaşılmıştır.


- Londra’da Başbakan ve Cumhurbaşkanı farklı açıklamalar yaptı.


- Başbakan’ın Rasmussen’e olumsuz baktığını söylemesinin ardından, bunun karşı görüşü Cumhurbaşkanı’ndan gelmiştir.


- Uluslararası gelişmeleri iç politika uğruna riske atan Başbakan, müdahale etmiştir ama bu da sözde kalmıştır.


- Davos’ta şişirilen One Munite balonu bizzat Cumhurbaşkanı tarafından patlatılmıştır.


- Türkiye veto hakkını kullansaydı, iktidarın en doğru kararı olacak ve partimizce desteklenecekti.


- NATO Genel Sekreterliği sürecinde, Türkiye’nin olumsuz tavır takınmasının ardından, AB’den gelen tehdit ve şantajların önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.


- Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün, anlaşmaya varılmadan söz konusu açıklama yapılsaydı, olacak iş de olmazdı açıklaması, her şey bittikten sonra diklenme olmuştur.


- Bu karşılıklı kuşku sürecinin bir medeniyet projesi olarak takdir edilmeye çalışılmasının hiçbir sonuç doğurmayacağı iyi bilinmelidir.

 

 

 

 

"OBAMA'NIN ERMENİ ÇIKIŞI NEZAKETSİZLİK" 

 

 

- Hepinizin bildiği gibi ABD başkanı Obama, resmi bir ziyaret kapsamında TBMM’de grubu bulunan siyasi parti liderlerinin görüşmeleri yanında genel kurulda da konuşma yapmıştır.

 


- Kuşkusuz ekonomik askeri bir güç olan bir ülkenin başkanından gelişmeleri dinlemek önemli bir gelişmedir.

 


- Meşru ve haklı hassasiyetlere saygı gösterilmesi, milli güvenliği ilgilendiren konuların anlayışla karşılanması ve dost ve müttefik ruhuna uygun olarak hareket etmesi iki ülkenin rehberi olmalıdır.

 


- Başkan Obama ile kısa bir görüşme yapmış bulunuyoruz.

 


- ABD Başkanı’nın dile getirdiği konuları irdelemeden kabul etmek yada açıklamalarından ev ödevi çıkarmak gibi teslimiyetçi bir yaklaşım içinde olamayız.

 


- Dikkatimizi çeken husus AKP iktidarınca ülkemizin karşısına, adım adım ilerleyen sorunlar haline gelen meselelerin içinden çıkılmaz hale gelmiştir.

 


- ABD Başkanı Obama 1915 olaylarını soykırım olarak gördüğünü açıkça belirtmiş, görüşlerinde bir değişiklik olmadığını söylemiştir.

 


- Başkan Obama, Ermeni meselesiyle ilgili kendi tarihlerinden örnek vererek, bununla yüzleşmelisiniz demesi hoş göremeyeceğimiz bir nezaketsizliktir.

 


- Ancak biz hatadan döndük, aralarında hiçbir ilişki olmayan tarihimizle alakalı iddiaları reddettiğimizi burada belirtmek istiyorum.

 


- AKP’yi uyarıyorum, bir yalan iddiayı herkesin kabullenmiş olması bunun doğru olması anlamına gelmez.

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Kararlığınız AKP iktidarının Ermenistanla sınırları açmak niyetinin karşısına geçilmez set çekecektir. 

Azerbaycan_08_04_2009 Son zamanlar Türkiye ve Ermenistan arasında sınırların açılacağı, diplomatik ve ekonomik ilişkilerin kurulacağı konusunda haberler Azerbaycan kamuoyu gibi, bir medya temsilcilerini de ciddi rahatsız etmektedir.


Azerbaycan medya temsilcilerinin Türkiyeli meslektaşlarına

MÜRACAATI

Değerli meslektaşlar, saygıdeğer kalem sahipleri!

Son zamanlar Türkiye ve Ermenistan arasında sınırların açılacağı, diplomatik ve ekonomik ilişkilerin kurulacağı konusunda haberler Azerbaycan kamuoyu gibi, bir medya temsilcilerini de ciddi rahatsız etmektedir. Türkiyenin hükümet dairelerinin bu haberleri yalanlamaması, aynı zamanda kardeş ülkenin aydın ve politikacılarının açıklamalarında ve medyada Ermenistanla Türkiye arasında ilişkilerin kurulmasını onaylayan çeşitli açıklamaların yapılması bu müracaatın yapılmasını zarurete çeviren esas etkenlerdendir.

Ülkelerle ilişki kurmak bir devlet olarak Türkiyenin de egemen hukukudur. Tarih ebedi olarak sınırları bir-birinin yüzüne kapalı ülkeler tanımamaktadır. En keskin çelişkiler, problemler ne zamansa dinç yolla, masaarkası konuşmalarda öçzüm bulmaktadır. Bu kader yaşadığımız Güney Kafkas bölgesi için de kaçınılmazdır. Fakat hem Türkiyeye hem de Azerbaycana karşı iddialar ileri süren aynı zamanda 15 ilden fazla bir süre için Azerbaycan topraklarını işgal altında tutan, azerbaycanlılara karşı etnik temizleme politikası yürüten Ermenistanla beraberhukuklu ilişkilerin kurulmasından konuşmak için tezdir.

Çok isterdik ki, Türkiye ve Ermenistan arasında ilişkilerin kurulmasından önce bu devletler arasındakı sınırların bağlı olması sebeplerine, mevcut durumu zaruri eden sebeplere, atılması planlanan adımların hak-adalet prensiblerine uygun olmasına, aynı zamanda aynı soy köke malik, dili, dini, kültürü, gelenekleri bir olan milletin meskunlaştığı iki ülke arasındakı ilişkilere dikat yetirilsin.

Bildiğiniz gibi Türkiye Cumhuriyeti 1993 yılında Ermenistanla sınırlarını kaparken sadece bu ülkenin ona karşı ileri sürdüğü toprak ve soykırımı iddiasını esas almamış, aynı zamanda türk dayanışmasına, kardeşliğine büyük sadakat ve saygı alameti olarak Azerbaycan topraklarının yüzde 20-sinin işgal edilmesini, azerbaycanlılara karşı etnik temizleme ve soykırımı politikası uygulandığını ciddi sebepler sırasında vurğulamışdı. Azerbaycan halkı da aynı destek ve yakınlıkla her zaman Türkiyenin yanında olduğunu göstermiştir. Azerbaycan kamuoyu, devlet kurumları ve içtimai kurumların temsilcileri, yurtdışındakı diaspor teşkilatlarımız Ermenistanın ülkemize karşı işgalcilik politikası ile yanaşı Türkiyeye karşı soykırımı ve toprak iddialarının ifşa olunması doğrultusunda da işbirliyi içinde faaliyet göstermiştir.

İşgalci devletle çokyönlü işbirliklerinden imtina, sınırların bağlanması uluslararası alemde makbul sayılan ve tecrübede kendini tasdiklemiş siyasi usullerdendir. Biz bunun alametlerini Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin mevcut durumunda görüyor ve yüksek değerlendiriyoruz. Ermenistan işgal olunmuş Azerbaycan topraklarının kayıtsız-şartsız boşaltılması ile ilgili Birleşmiş Milletlerin kararnamelerini yerine getrmemekte, Avrupa Konseyi, İslam Konferansı Teikilatı ve diğer muteber uluslararası kurumların çağırışlarına itina gçstermemekte AGİT-in Minsk Grubunun arabuluculuğu ile Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorununun çözümü doğrultusunda gerçekleştirilen konuşmalar sürecinde barışmaz mevki sergilemektedir. Böyle bir durumda Türkiyenin Ermenistanla sınırlarını açması ve çokyönlü ilişkiler kurmasında sadece Ermenistanın faydalabacağına şüphe yoktur. İnanıyoruz ki, bu adım Azerbaycanla Ermenistan arasındakı konuşmalar sürecine menfi tesir gösterecek, Ermenistanın işgalci siyasetine beraat kazandıracak ve onu yeni işgallara yönlendirecektir.

Dişer taraftan, Türkiye Ermenistanla ilişkileri kurdukdan sonra da ermenilerin Türkiyeye karşı toprak iddiası ile çıkış edeceği, ermeni lobisinin soykırımını tanıtmak cehtlerinden el çekmeyeceği şüphe doğurmur.

Saygıdeğer meslektaşlar!

Biz tarihin sert makamlarında Türkiyeli meslektaşlarımızın adaletin nüdafaasına kalkma cesaretine, yüksek uzmanlığına, deyanetine ve dözümlülüğüne istinad ederek sizi "bir millet, iki devlet" ideyasına darbe vura bilecek tehlikenin karşısının alınmasında yine öncüllük gçstermeye çağırıyoruz.

İnanıyoruz ki, sizin dayanışmanız, fiili faaliyetiniz ve kararlığınız AKP iktidarının Ermenistanla sınırları açmak niyetinin karşısına geçilmez set çekecektir.

Türkiyenin fedajar kalem sahiplerine derin saygı ve ihtiramla, Azerbaycanın Medya temsilcileri

Azerbaycan, Baku 07. 04. 2009

(Acıklamayı Azerbaycanın 64 yazılı, gorsel ve internet media kurumları ortak imzalamıştır)

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Obama'ya karşı dik duran tek lider Bahçeli. OBAMA'NIN İMAJ KAYGISI VE MESAJLARI 

Devlet Bahçeli ve Barak Obama Obama'nın ziyaretinde verdiği mesajları ve taleplerini ülkenin menfaatleri açısından değerlendiren sadece MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli olmuştur.

 

 

 

 

 


OBAMA'NIN İMAJ KAYGISI VE MESAJLARI 

Barak Hüseyin Obama, ABD Başkanı seçildikten sonra bu köşeden Bush döneminin kapanmasını ve Obama döneminin başlamasını "Beyaz emperyalizm zulmü gitti, yerine siyah emperyalizm mi geldi?" sorusunun cevabını tüm dünya beklemektedir." şeklinde bir cümle ile sorgulamaya çalışmıştım.

Bu sorunun cevabı tam manasıyla netleşmese de, Obama'nın ülkemizi ziyaretinde, Türkiye'yi ilgilendiren bazı ciddi konularda vermiş olduğu mesajlar, bundan sonra yaşanacak gelişmelere ışık tutmaktadır.

Obama tarafından, Türkiye'nin milli meselesi haline gelmiş birçok konuda yine teslimiyet istenmiş, tavize açık iktidara aynı çizgide yürümesi tavsiye edilmiştir.

Obama bunları yaparken sözlerini kendince güzel kelimelerle şekillendirmiştir.

Obama, her şeyden önce Türkiye ziyareti ile hem Türkiye'ye hem de Ortadoğu bölgesine bir imaj tazeleme hamlesi yapmıştır.

Konuşmalarına ve davranışlarına baktığımızda bunu çok rahat bir şekilde anlayabiliriz. Bush'a nazaran daha oturaklı bir görüntü çizen Obama, konuşmalarında sık sık ailesinde var olan Müslümanlardan bahsederek imaj çalışmasını güçlendirmeye çalışmıştır.

Ama bugüne kadar tavizlerle idare
edilen Türkiye, imaj çalışmalarının süslü nutuklarına aldanmadan bazı konularda dikkatli olmak zorundadır.

Türkiye'nin başına çuval geçirecek kadar dayatmalarda bulunan ABD imajı yerine, çuval geçirmeden isteklerini gerçekleştirmek isteyen ABD imajı ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılmaktadır.

Tabi bu, bugüne ait değerlendirmemiz, ileri de neler olacak bunları yaşayarak göreceğiz.

Obama'nın Türkiye-Ermenistan ilişkisinde Azerbaycan'ı yok sayan isteği, sözde Ermeni Soykırımı kabullenme konusunda aynı düşünce de olduğunu söylemesi, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasına yönelik mesajı, PKK'yı silahsızlandırma adı altında siyasallaştırma çalışmasının ince ayarını vermesi, Barzani ve Talabani isimli çapulcularla Türkiye'nin ilişkilerini sürdürmesine yönelik verdiği yol haritası... önümüzdeki günlerin başlıca ev ödevleri gibi görünmektedir.

Zaten Türkiye'nin başında bu ve benzeri birçok konuda üzerine düşeni yapan (!) ve milli olan her konuda da tavizleri ile bilinen AKP iktidarı olduğu için, bu ev ödevlerinin başarı ile yerine getirilmeye çalışılacağından asla şüphemiz yoktur.

Ev ödevleri veren Obama kadar, ABD'nin verdiği ev ödevlerini bugüne kadar eksiksiz yerine getirmeye çalışan AKP iktidarı ve bu manada AKP çizgisini hala terk etmemiş Cumhurbaşkanının varlığı, Türkiye'nin önümüzdeki günlerinin oldukça sancılı geçeceğini göstermektedir.

Bu sancılar sonucunda, Türkiye'nin başına daha hangi tehlikelerin ve belaların getirileceğini önümüzdeki süreçte daha net göreceğiz.

Obama'nın imaj tazelerken vermeye çalıştığı mesajlar, yapılmasını istediği adımlar, hiçbir masumiyeti yansıtmamaktadır.

Obama'nın Türkiye ziyaretinde vermeye çalıştığı mesajları ve yapılmasını istediklerini en gerçekçi bir şekilde değerlendiren tek lider Sayın Devlet Bahçeli olmuştur.

MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin, Obama'nın Türkiye ziyaretinde verdiği mesajları "ABD Başkanı'nın ülkemize yaptığı ziyaretinden ve konuşmalardan maksadını aşan beklentiler içine girmek ya da dile getirdiği konuları irdelemeden kabullenip bu fikirlerden ev ödevleri çıkarmak bizim parti olarak kabul edemeyeceğimiz bir yaklaşım ve Gazi Meclis'e yakışmayacak teslimiyetçi bir tavırdır." şeklinde değerlendirerek ve onları tek tek irdeleyip tehlikelere işaret etmesini Türk milleti ve devleti yönetenler çok iyi anlamak zorundadır.

ABD karşısındaki bugüne kadar teslimiyetçi, tavizci bir duruş sergileyen Recep Tayyip Erdoğan, Obama'nın kendisine "Size ve liderliğinize hayranım" diye verdiği nefsi okşayıcı sözlere iyice kendini kaptırarak, tümüyle raydan çıkmaması en büyük temennimizdir.

AKP için Türkiye'nin menfaatleri değil, bugüne kadar kendi siyasi menfaatleri ön planda olduğu için yaklaşımları bu sözlerin ışığında bundan sonra da eskisi gibi olacaktır.

Devlet adamı olarak Türkiye'nin gerçeklerine ve menfaatlerine göre hareket etmek AKP iktidarının harcı değildir.

Obama'nın ziyaretinde verdiği mesajları ve taleplerini ülkenin menfaatleri açısından değerlendiren sadece MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli olmuştur.

MHP Lideri'nin MHP'nin grup toplantısında yapmış olduğu konuşmayı baştan sona ve dikkatlice okuyan herkes bunu anlayacaktır.

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Durak: Yenilgiyi sindiremediler  

Aytac Durak Adananın 5 sefer üst üste seçilen Belediye Başkanı

Durak, AKP'den ayrılmasıyla aleyhinde yalan ve iftiraların arttığını öne sürdü.

 

 

 

 

 


Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak, ''seçim yenilgisini hazmedemeyenlerin her gün yeni bir senaryoyla adli makamları etkilemeye çalıştıklarını, Adana ve Türkiye kamuoyunun kafasını karıştırmaya devam ettiklerini'' belirtti.

Aytaç Durak, yaptığı yazılı açıklamada, ''yalan ve iftira atan bazı siyasetçilerle bu iddiaları yayımlayan bazı basın kuruluşlarını cumhuriyet savcılığına şikayet ettiğini'' bildirdi.

Adana'da göz önünde ve dürüstlüğü tartışılmayan bir kişi olduğunu ifade eden Durak, Ak Parti'den ayrılmasıyla aleyhinde yalan ve iftiraların arttığını öne sürdü.

Seçimi kazanamayacaklarını anlayanların hem aday tespitinde hem de parti il başkanı belirlenmesinde paniğe kapıldıklarını savunan Durak, şunları kaydetti:

''CHP, büyükşehir belediye başkan adayını değiştirirken AK Parti'de ise 2 ayda 4 kez il başkanı değişti. Bir yandan AK Parti Adana büyükşehir belediye başkan adayı Mehmet Ali Bilici ve İl Başkanı Mehmet Sağlam, diğer yandan CHP adayı Ümit Özgümüş, iş birliği halinde seçim yenilgilerine kılıf hazırlama gayreti içine girdir. Seçim yenilgisini bir türlü hazmedemediler. Yeni senaryolarla kafa karıştırmaya devam ediyorlar. Özellikle Başbakan Erdoğan'a söz veren Adana Milletvekili Ömer Çelik ve ittifakçıları, her gün yenisini ürettikleri senaryolarla Adana yenilgisinin mazeretini oluşturmaya çalışıyorlar.''

Yalanlarla kamuoyu meşgul edilip seçim başarısına gölge düşürülmek istendiğini belirten Durak, açıklamasında şunlara yer verdi:

''Yıllardır Adana imajı, adliye koridorlarındaki kavgalarla bir hayli kötülendi. Şimdi de 'oy hırsızları', 'şaibeli seçim' gibi attıkları çamurlarla Adana imajını çirkefe bulaştırdılar. Hemşehrilerimin yüzde 80'i 6 ay öncesine kadar bana güvenirken rakiplerimin yarattığı iftira, yalan, çamur atma karşısında oluşan bilgi kirliliği nedeniyle kafaları karıştı, şahsıma gösterilen sevgi ve güven sandığa tam olarak yansıyamadı. Aslında hükümet baskısı, parayla oy satın alma, oy çalma, basını ve sandıkları etkileme girişimlerini yapan rakiplerim bugün utanmadan bana çamur atmaktadırlar. Bugün cumhuriyet savcılığına verdiğim suç duyurusu dilekçesi ile onların ve yandaşları basının cezalandırılmasını talep ettim.''

Aytaç Durak, yoluna ve hizmetlerine devam edeceğinden vatandaşların emin olmasını istedi.

altinelbiseliadam@bozkurtdiyari.bloggum.com NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!